TÜRK TARİHİ

Tarihini bilmeyen milletlerin,coğrafyasını başkaları çizer.

BLOĞUMA HOŞGELDİNİZ(Welcome)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | CUMHURİYET TARİHİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
                       De ki: “Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Ankebut suresi 20)  (kaside- Kapına Geldim )


    
   

Atatürk
"Biz Türkler, tarih boyunca hürriyet ve istiklal timsali olmuş bir milletiz."
        MEDENİYETİN BEŞİĞİ,CANIM TÜRKİYEM...                        
Türkiye’ye "Medeniyetin Besigi" denir.. ve bu tarihi ülkede seyahat ederek yabancilar bu deyisin ne manaya geldigini görebilmektedirler..

Dünya’nin ilk yerlesim birimi.. Catalhöyük’te bir sehir .. milattan önce 6,500 tarhine kadar uzanmaktadir..O tarihten bugüne kadar, Türkiye son derece zengin bir tarihe ev sahipligi yapmis..

ve bu da modern medeniyetimizde kalici izler birakmistir..Yüzlerce senelik kültür mirasi Türkiye’yi bir bilgi ve kültür cenneti haline getirmistir.. Hititler, Frigyalilar, Urartulular, Likyalilar, Lidyalilar, 0yonlar, Persler, Makedonyalilar, Romalilar, Bizanslilar, Selcuklular, ve Osmanlilar.. hepsi, Türk tarihine öneml katkilarda bulunmuslardir.. ve ülkenin her tarfina yailmis olan tarihi harabeler herbir medeniyetin kendine has çizgilerini sergilemektedir.. Türkiye’nin ayni zamanda çok büyüleyici bir yakin tarihi bulunmaktadir.. Osmanli Imparatorlugu’nun çöküsünü takiben, meslek olarak asker ve kisilik olarak büyük vizyon sahibi Mustafa Kemal adinda genç bir adam Birinci Dünya Savasi’nin yenilgisini bütün istilaci kuvvetleri ülkeden atarak memleketi adina parlak bir zafere dönüstürmüstür Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923 ‘de Türkiye Cumhuriyet’ni kurmus ve ülkesini büyük ekonomik ilerleme ve tümden modernizasyonla baris ve huzura kavusturmustur. Yaklasik 100 sene sonra, Türkiye hala bu gururu yasamaktadir.. "Yurtta Baris Cihanda Baris" sloganıyla... SEVGİLİ DOSTLAR;Milli kimlik ve şuuruna sahip olamayan milletlerin yok olmaları, yahut başka milletlerin boyunduruğu altında yaşamaları kaçınılmazdır. Bu itibarla; çocuklarımıza ve gençlerimize herşeyden önce öz benliğimizi ve de kimliğimizi öğretmemiz; vatanını, bayrağını, sancağını, dinini ve devletini canından aziz bilen bir MüslümanTürk genci modeli yetiştirmemiz şarttır. Cumhuriyetimizin kurucusu bakın Türk milletine ne diyor;“Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devleti’ne, TBMM’ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan bir millet için yaşama hakkı yoktur.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK. Saygılarımla...
          TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BÜTÜNLEYİCİ İLKELERİ

1-Milli Egemenlik:

Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)

2-Milli Bağımsızlık:

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)

Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

3-Milli Birlik ve Beraberlik:

Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)

Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)

Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)

4-Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerekir. (1919)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

5-Çağdaşlaşma:

Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)

Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926) 

6-Bilimsellik ve Akılcılık:

a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924) Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir(Pozitif Bilim, Fen, Science) (1933)

b) Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zekâyla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925) Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:

İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931) ''Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. ''M.Kemal Atatürk

      

  ''NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE'' 

TARİH SAHNESİNDE KALABİLMEK İÇİN..

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | CUMHURİYET TARİHİ | Devamı | Yorumlar (2) | İlgili Yazılar (0)

Ne mutlu Türk'üm diyene 
"Bilim, gerçeği bilmektir."
   Tarih sahnesinde var olabilmek öyle kolay şeyler değildir. Hele de yaşadığımız çağda, ayakta kalmak çok zor olmaya başlamıştır. Bırakın devlet olarak ayakta kalmayı, şirket, grup yada aile olarak bile ayakta kalabilmek gayet zor olmaya başladı. Huzur ve barış içerisinde yaşayabilmek için de koruyucu bir devlet çatısına mutlak ihtiyaç vardır. Devletsiz milletin varlığını koruması asla mümkün değildir. Fertten topluma herkes devletin bekasını her türlü menfaatlerin önünde görmeden de O milletin huzur bulması yada devletin ayakta kalması mümkün değildir. Devletin bekasını sağlayacak olan; Milletin kendisidir…
Peygamber Efendimiz (sav), bir beldeye tayin ettiği valiyi uğurlamak üzere orada hazır bulunur. Vali, yükünü yüklemiş, gerekli talimatları almış, ailesi ve dostlarıyla vedalaşırken  son anda valinin çocuğu babasına sevgi gösterisinde bulunmaya kalkışır. Babası çocuğunu azarlar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hemen valiyi görevinden alır ve aile ile devlet yönetimi arasıdaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koyan şu tarihî sözü ifade buyurur; ”Evladına merhamet etmeyen, halkına hiç merhamet edemez”…

Devlet yönetimi hakkında bilgi sahibi olmak için çok uzaklara gitmeden, toplumun en küçük kurumu olan aile kurumunu incelemek yeterlidir. Aile, toplumun en küçük kurumudur. Reisi, mekânı, kimliği, sorumlulukları, dostları-düşmanları, komşuları, bütçesi, geçimleri için gelir kaynakları vardır.

Devlet de  böyle değil midir?.. Reisi, idari, hukuki, ticari kurumları, dostları-düşmanları, ilişki kurduğu uzak-yakın komşu devletleri, gelirleri, giderleri, bütçesi, bakmakla yükümlü olduğu milleti ile büyük bir aile yapısını anımsatmıyor mu?

Nasıl ki, aile kurumunun dış ve iç tehlikelere karşı korunması için gerekli tedbirler titizlikle uygulanıyorsa, devletin de bekası için aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekmektedir. Hırsızına, yolsusuna, ayyaşına, sarhoşuna karşı aile kurumu nasıl korunuyorsa, devlet de korunmak zorundadır.

Fertlere hak ve özgürlük adına verilmeye çalışılan haklar, hiçbir zaman devletin bütünlüğüne ve bekasına zarar vermemelidir. Çünkü devlet bekası; süreklilik, sorumluluk ve güçlülük gerektirir.

Savunma politikalarını bu temel üzerine kuran devletler, güçlerine güç katarlar. Onun içindir ki devletinin bekasını düşünen milletler, içerden ve dışardan gelebilecek her türlü tehlikelere karşı çok dikkatli davranırlar. Olayları çok boyutlu ele alır, günü birlik politikalar yerine; kalıcı, akılcı ve sürekli politikalar üretirler. Devlet politikasında kuşkuculuk (şüphecilik) çok önemli bir unsurdur.

Ama maalesef, son yıllarda bu refleks zaafiyete uğramış gibi görünmektedir.  Daha dün vatanımızı işgal eden, milletimizi hayasızca katleden devletlerle işbirliğine kalkışıyoruz; hem de onların istek ve arzuları doğrultusunda  hareket ediyoruz. Bu şekilde; Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği hedefler göz ardı edilmiş vaziyettedir.

AB hayalleri uğruna şu milletin  tüketilen değerlerine, uğratılan zaafiyetine baktıkça, insanın ağlayası geliyor. Daha dün atımızın üzengisini öpenlerden medet ummamız, inanın Müslüman Türk vatandaşı olarak kanımıza dokunuyor.

Çıkardığımız kanunları, yaptığımız eğitimi, örfümüzü, adetlerimizi, hep onların istekleri doğrultusunda değiştirdik. Yaşantımız, aile düzenlerimiz, hal ve hareketlerimiz, hep onlara benzedi. Dünyaya çare sunan, medeniyet ve insanlık öğreten bir konumdan, onlara el avuç açan, medet uman bir duruma düştük.
Tarihin hiçbir diliminde umudu, çareyi Avrupa’dan bu kadar çok beklemedik.

Halbuki Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, yıllar önce bu konuda bizi uyarmıştı;
“Efendiler!
Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık, Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için; mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”

Biz, mazisi zaferlerle dolu asil bir milletiz. Şimdiye kadar kimsenin kapısında kul-köle olmadık. Devletler kurduk, yendik, yenildik; ama asla egemenliğimizi  yitirmedik.
Ne zaman kendimize güveneceğiz?. Ne zaman kudret iksirinin gönlümüzde olduğunu keşfedeceğiz?
Güç sende, uzaklarda arama; zira, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Önce Cumhuriyet bayramını kutladık. Sonra 10 Kasım da Atamızı ölümünün 70. yıldönümünde rahmetle andık. Millet olarak yoğun bir Atatürk gündemi yaşadık. Yaşanan bu süreci millet ve devlet adına faydaya çevirmek için şimdi herkesin kendini bu terazide tartması gerekmektedir. Atatürk’ün giydiği, içtiği, yattığı kalktığı şeylerle ilgilenmek yerine; Onun temel görüşleri, fikriyatı ve hedefleri en ince ayrıntısına varıncaya kadar öğrenilmelidir. Genciyle ihtiyarıyla beklide en fazla ihtiyaç duyulacak budur…

Yaşanılan sıkıntılı durumlardan kurtulmak için keşke Atatürk aramızda olsaydı demek yerine, Onu anlamaya çalışmak daha akıllıca iştir. Eğer Onun ortaya koyduğu hedefler gözetilirse; göreceksiniz bu Millet nice liderler yetiştirecektir. Unutulmaması gereken şudur; Biz Türkler, dünya Liderleri yetiştiren bir Milletiz…
Yeter ki kendinizi keşfedin,,,   (NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN TEMELİ(Lozan antlaşması)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | CUMHURİYET TARİHİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)

 

bayrak.gif


Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Mudanya Mütarekesi imzalanmış, bundan az sonra, 22 Ekim 1922'de Türkiye barış görüşmelerine çağrılmıştı. Mudanya Mütarekesi'nde de Türk heyetine başkanlık etmiş olan ismet Paşa (İnönü), dışişleri bakanlığına getirilerek Lozan'a gidecek Türk heyetine başkan atandı. Lozan Konferansı'nda İngiltere'yi Lord Curzon, İtalya'yı Mussolini, Yunanistan'ı Venizelos, Fransa'yı Poincare temsil ediyordu.

Dikenli Sorunlar

Sevr Antlaşması'na göre Türkiye'nin doğusu Ermenilerle Kürtlere, güneydoğu illeri Fransızlarla İngilizlere, Antalya dolayları İtalyanlara, Batı Anadolu ve Trakya Yunanlılara veriliyor, Boğazlar barışta ve savaşta serbest olmak üzere Müttefikler'in yönetimine bırakılıyor, kapitülasyonlar bütün devletlere tanınıyor, Anadolu'nun yalnız orta ve orta-kuzey kesimi Türklere kalıyordu. Ankara Hükümeti bu antlaşmayı hiç bir zaman tanımadı ve bağımsızlık için sonuna kadar savaşılacağını bütün dünyaya ilân etti.

Savaşı kazanıp barış masasına oturduğu zaman başta kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları olmak üzere Sevr Antlaşması'nda yer alan birçok hüküm yeniden Türkiye'nin önüne sürüldü. Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki sınırlar üstünde bir iddiası yoktu, ama Misak-ı Milli'den de fedakarlık edemezdi. Yabancılara verilen eski ayrıcalıkların hepsi kalkmalıydı. Batılılar bu şartları kabul etmek istemediler ve 4 Şubat 1923'te görüşmeler kesildi.

Sonuç

23 Nisan 1923'te görüşmeler yeniden başladı. Sonunda Türkiye'nin istekleri kabul edilerek 24 Temmuz 1923'te antlaşma imzalandı. Başlıca hükümleri şöyle özetlenebilir: Türkiye'nin sınırları, Irak kesimi (Musul) dışında Misak-ı Milli'de çizildiği gibi olacak, Yunanistan savaş tazminatı olarak Edirne yakınındaki Karaağaç'ı Türkiye'ye bırakacaktı, fiğe Denizi'nde Bozcaada ile Gökçeada Türkiye'ye verilecek, Midilli, Sakız, Sisam gibi Anadolu'ya yakın adalar, askersizleştirilmek şartıyla Yunanistan'a bırakılacaktı.

Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türkler yer değiştirecek, Batı Türkleriyle İstanbul Rumları bu değişimin dışında tutulacaktı. Kapitülasyonlar her yönüyle son bulacaktı. Musul ve Osmanlı borçları konusu barış antlaşmasından sonra taraflar arasında çözülecekti.

Çanakkale ve İstanbul boğazları silâhsız bölge olacak, ancak savaş halinde silahlandırılacaktı (Türkiye aleyhine olan bu madde 1936 Montrö Antlaşması'yla ortadan kalkarak, Boğazlar kayıtsız ve şartsız Türk egemenliğine geçmiştir). Türkiye'deki yabancılar ve yabancı kurumlar Türk yasalarına göre yönetilecekti.

Böylece Lozan Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin kabullendiği Sevr Antlaşması'nın Türkiye'yi bölüp parçalayan, egemenliğinden eden ağır hükümlerini ortadan kaldırarak Kurtuluş Savaşı ile kurulan yeni Türk Devleti'nin egemenlik ve bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirdi.

«Üstün asker, Üstün diplomat!»

Lozan Barış Konferansı'na Fransa adına katılan general Pelle, Türk başdelegesi general İsmet İnönü için şunları söylemişti: «Üstün bir asker olduğu kadarda üstün bir diplomat! Az söylüyor, öz söylüyor. Bir şeye olmaz! dediği zaman, biliyorsunuz ki o şey olmaz'dır; artık onu yaptırmamağa uğraşacaktır. Onun için görüşmelerde, peki kabul ediyorum dediği zaman rahatlık duyardım. Hayır! dediği zamansa büyük bir çekişmenin başlamak üzere olduğunu anlardık».

Altın Kalem

Lozan Barış Antlaşması Rumini Sarayı'nda yapılan büyük törende imzaya sunulduğu zaman önce Türkiye Cumhuriyeti'nin başdelegesi İsmet Paşa yerinden kalktı, masaya doğru yürüdü, tam ortasına gelince durdu. Sağ elini ceketinin iç cebine götürerek oradan renkli bir mahfaza çıkardı, açtı, içinden bir altın kalem aldı ve Gazi Mustafa Kemal'in antlaşmayı imzalamak üzere kendisine gönderdiği bu tarihi kalemle, ayakta, biraz eğilerek, genel sekreter Massigli'nin önüne koyduğu antlaşmaya, 24 Temmuz 1923, tam saat üçü dokuz geçe imzasını attı».Ali Naci Karacan, Lozan adlı kitaptan.



İsmet Paşa, Lozan dönüşü İstanbul'da general Refet Bele tarafından karşılanırken..+ ATATÜRK HAKKINDA SÖYLENENLER+

Atatürk, bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk'ün ve Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye'de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar, bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur. John F.KENNEDY (A.B.D. Başkanı, 10 Kasım 1963)

O, Türkiye'nin önceki kuşaklarından hiç birine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye'nin Avrupa devleti olmasını sağladı, Yakın Doğu'nun tarihini değiştirdi. The Times Gazetesi-Ingiltere

İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır. Sunday Times-İngiltere

Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milleti'ni yeniden dirilten Atatürk'un ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük bir kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktüğü içten gözyaşları, bu büyük kahraman ve modern Türkiye'nin Ata'sına değer bir görünümden başka bir şey değildir. Winston CHURCHILL İngiltere Başbakanı

Atatürk gibi insanlar, bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar, önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır. Tahran Gazetesi-İran

Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. yüzyılda Dünya Savaşı'ndan önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiç bir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılapçı olmuştur. Ben Gurion-Israil Başbakanı (1963)

Atatürk'ün ölümü ile Yakın Doğu'nun gelişmesine birinci derecede etken olan son derece kuvvetli bir şahsiyet kaybolmuştur. Tribuna Gazetesi-Italya

Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan'da, O'nu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever. Eyüp Han-Pakistan Cumhurbaskanı

Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli Başkan'ın yönetimi, herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti'nin milli bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır. Sovyet Başbakanı Kalinin

 ATATÜRK'ÜN GÖZÜNDEN KÜRESELLŞME

Halifelik konusunda halkın kuşku ve kaygısını gidermek için her yerde gereği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak dedim ki: "Ulusumuzun kurduğu yeni devletin yazgısına, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız! Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza değin koruyacaktır!" Ulusa anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak göreviyle yükümlü imiş gibi görülen bir halifenin, görevini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç insanı halifenin buyruğuna verilemez.

Ulus, bunu kabul edemez! Türkiye halkı bu denli büyük bir sorumluluğu, bu denli akıl almaz bir görevi üstüne alamaz. Ulusumuz, yüzyıllarca bu boş görüşlere dayanılarak, sağa sola koşturuldu. Ama ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye'yi, Irak'ı korumak için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için kaç insan şehit oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu görüyor musunuz?! dedim.

Halifeye, dünyaya meydan okutmak ve onu bütün Müslümanların işlerine etkili kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı insandan meydana gelen büyük Müslüman topluluklarından istemelidirler! Yeni Türkiye'nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi yaşam ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur; başkalarına verilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır! dedim. Başka bir noktayı da halkın gözünde iyice canlandırmak için şunları söyledim: Tutalım ki, Türkiye bir zaman için söz konusu görevi kabul etsin.

Bütün Müslümanları bir noktada birleştirerek yönetmek ülküsüne ulaşmaya çalışsın, başarı da sağlasın! pek güzel ama, uyruğumuz ve yönetimimiz altına almak istediğimiz uluslar: "Bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, sağ olunuz ama biz bağımsız kalmak istiyoruz, bağımsızlığımıza ve egemenliğimize kimsenin karışmasını uygun görmeyiz, biz kendi kendimizi yönetebiliriz." Derlerse ne olacak? Öyleyse, Türkiye halkının bütün çalışmaları ve özverileri yalnız "sağ olunuz!" denilmesi için mi göze alınacaktır? Görülüyordu ki, boş bir istek için, bir kuruntu ve bir düş için Türkiye halkını yok etmek istiyorlardı.

Halifeliğe ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin niteliği bundan başka bir şey değildi. Baylar, halka sordum: Bir Müslüman devleti olan İran, yada Afganistan halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz çünkü böyle bir şey, devletinin bağımsızlığını, ulusunun egemenliğini ortadan kaldırır. Ulusa şunuda anımsattım, kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığı artık sürüp gitmemelidir.

Dünyanın durumunu, dünyadaki gerçek yerimizi tanımamak aymazlığı ile ve bilgisizlere uymakla ulusumuzu sürüklediğimiz yıkımlar yetişir! Bile bile bu acıklı durumu sürdüremeyiz! Baylar, İngiliz tarihçilerinden Wells iki yıl önce bir tarih kitabı yayımladı. Bu kitabın son sayfalarında, "Dünya Tarihinin Gelecek Evresi" başlığı altında bir takım düşünceler vardır. Bunlar birleşik bir dünya devleti (Ungouvernement Federal Mondial) kurmak konusu ile ilgilidir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor; adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor.

Wells: "Bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse ulusların üstünde bir erk yaratılmazsa dünya yok olacaktır." Diyor ve şu düşünceleri ileri sürüyor: "Gerçek devlet, çağımız ileri yaşama koşullarının zorunlu kıldığı birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz. Kuşku yoktur ki, insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklardır." diyor. Ayrıca: "İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük düşün gerçekleşebilmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediğini; saldırgan bir dış siyasa geleneği olan devletleri, bir dünya birleşik devletinin güçlüklerle temsil edebileceğini" ileri sürüyor.

Wells'in şu düşüncelerini de burada anmak isterim: "Avrupa ve Asya'nın ortak gereksemeleri ve uğradıkları yıkımlar, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir ölçüde birleşmesine yarayacaktır. Olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra birleşmeler yapılır." Baylar, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşünüşte yükselip olgunlaşması, Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş katkısız ve lekesiz bir dünya dinin kurulması ve insanların, şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimler arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağılayan kötülük etmelerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleşmesini gerektiren "Birleşik Dünya Devleti" kurma düşünün tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz.

Türkiye'ye tebelleş olmamaları koşuluyla halifecilerin ve müslüman birliği kurmak isteyenlerin gönüllerini hoş etmek için bizde de az çok buna yakın bir kuram ortaya atılmıştı. Ortaya atılan kuram şuydu: Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve dünyanın başka yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları, gelecekte herhangi bir gün, kendi başlarına buyruk bir duruma gelebilirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse, çağın koşullarına uygun nitelikte birtakım uzlaşma ve birleşme ilkeleri bulabilirler.

Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden alacağı ve sağlayacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız Müslüman devletlerin yetkili delegeleri bir araya gelip bir kongre yapacaklar; böylece falan, falan Müslüman devletler arasında şu, ya da bu ilişkiler kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir meclis kurulacaktır.

"Bu Meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil decektir." diye bir karar alınırsa, işte o zaman istenirse, o Birleşik Müslüman Devletine "Halifelik", başkanlığına seçilecek kişiye de "Halife" adı verilir. Yoksa, herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi, us ve mantığın hiç bir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.

                             +CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ+

Bir ülkede en üst otorite, kuvvet ve kudret devlete aittir. Her türlü yaptırım devlet tarafından kullanılır. Egemenliğe dayanarak kullanılan hak ve yetkiler kime ait olacaktır. Bu soruya karşılık Atatürk "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" cevabını vermiştir.

Cumhuriyeti ilan eden Atatürk; demokratik cumhuriyetin ilkeleri olan tüm devrimleri gerçekleştirerek sistemi oturtmuştur. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sonsuza dek, çağdaş uygar devletler arasındaki yerini her zaman koruyacağım şu tarihi sözleriyle belirtmiştir: "Türkiye Cumhuriyeti, cihanda işgal ettiği mevkie layık olduğunu eserleri ile ispat edecektir. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır. Benim fani vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar ve muzaffer olacaktır."

Milliyetçilik İlkesi

Atatürk Milliyetçiliği; eskinin Ümmetçilik ve Osmanlıcılık akımının yerine, Türklük milli bilincine varmış, yurttaşlık bağlarıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünü kavramış; ırkçılığı, zümreciliği ve bölgeciliği reddeden bir milliyetçiliktir. Türk milletini bir araya getiren etmenler ve tarihi gerçekler şunlardır,

a) Siyasal varlıkta birlik,
b) Dil birliği,
c) Yurt birliği,
d) Köken ve soy birliği,
e) Tarihi yakınlık,
f) Ahlaki yakınlık.

Halkçılık İlkesi

Atatürk halkçılığın esasım şöyle belirtiyor: "Bizim görüşlerimiz halkçılıktır; kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Hiç şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esas prensibidir." Halkçılık ilkesi şu temel esasları ifade etmektedir:

a) Her türlü hakimiyetin kişi, zümre, sınıf farkı gözetilmeden Türk halkına ait olduğu; halkın halk tarafından halk için idaresi,
b) Her türlü doktrine ve dogmatik düşüncelerden temizlenmiş bir halkçılık... Herhangi bir sınıf değil, halk egemendir.
c) Halk, millet demektir. Millet de ayrıcalıksız, sınıfsız bir toplum olan Türk Milletidir,
d) Halkı sevmek, halka inanmak, halk ile kaygılanmak, halk ile gururlanmak, halk uğruna feda olmak.

Devletçilik İlkesi

Atatürk devletçiliği Türkiye'ye özgü bir kalkınma modelidir. Planlı ekonomik kalkınmaya dayalı bu sistemde, üretim ve dağıtım araçları özel ve devlet sektöründe olmasına karşın yönlendirici devlet olur. Atatürk döneminde planlı kalkınmaya gereken önem verilerek 1933-1937 yıllarını kapsayan "Birinci Sanayi Planı" yapılmış ve pek çok alanda üretim seferberliği başlatılmıştır.

1929-1939 yılları arasında: demir yolu uzunluğunda %42, elektrik üretiminde %233, taşkömürü üretiminde %86, kromda %1044, çimentoda %337 ve şekerde %1088'lik artışlar sağlanarak büyük başarılar elde edilmiştir. Özet olarak devletçilik ilkesinin esasları şunlardır:

a) Ulusal ihtiyaç ve gerekler dolayısıyla, Devlet ekonomik alanda görev ve sorumluluk yüklenecektir.
b) Devlet ve milletin ihtiyacı olan büyük işler ve yatırımlar, Devlet tarafından ele alınacaktır.
c) Karma ekonomi sistemi izlenerek, Devlet girişimleri yanında özel teşebbüse de yer verilecektir,
d) Ekonomik kalkınma plana uygun yürütülecektir.

Laiklik İlkesi

Atatürk Devrimi'nin en büyük ilkesi Devlet ve toplum yapışını baştan aşağı yenileştirme, modernleştirme hareketlerini bir bütün alarak ifade eden laiklik ilkesidir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını ifade eden laiklik ilkesi daha geniş olarak; din ve dünya otoritelerinin ayrılması, dinin bir vicdan işi sayılması, Devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalması, muhtelif dinlere ve mezheplere bağlı olanlar arasında bir ayrım yapmaması anlamına gelir.

Devrimcilik (İnkılapçılık) İlkesi

Atatürk şu sözlerle Türk Devrimi'ni tarif eder: "Uçurumun kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuş malar... Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni millet, yeni devlet ve bunları başarmak için aralık siz devrimler..."

Atatürk Devrimciliğinin kılavuzu bilimdir. O'na göre: "Dünyada her şey için, medeniyet için, başarı için en hakiki mürşit bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında mürşit aramak gaflet, cehalet, delalet tir." Atatürk devrimleri devamlıdır. Atılan her adım, bundan sonra atılması gereken adımların başlangıcıdır.

Yaşam bir ilerleme, bir dinamizm kaynağı olduğundan, insan kendini ona uydurmak zorundadır. Bu nedenle Atatürk Türk toplumunun ve insaninin devamlı ileriye yönelik hamle yapmasını istemiştir. "Türk milletinin istidadı ve kafi kararı uygarlık yolunda durmadan, yılmadan ilerlemektir. Çünkü, medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar" diyen Atatürk, ulusça takip etmemiz gereken yolu apaçık göstermiştir

ANTEP HARBİNDE İŞBİRLİKÇİLER

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | CUMHURİYET TARİHİ | Devamı | Yorumlar (1) | İlgili Yazılar (0)


Kurtuluş mücadelesinde Antep savunmasının çok büyük önemi vardır.
M. Kemal Atatürk’ün; "Ben Antepliler’in gözlerinden nasıl öpmem ki? Onlar yalnız Antep’i değil Türkiye’yi de kurtardılar" sözü, sağlanan bu başarının büyüklüğünü göstermektedir. Elde edilen her değerin kıymeti, o değerin elde edilmesi için ortaya konan gayretle doğru orantılıdır. O zaman kazanılan zaferlerin mutlaka arka planı, öncesi ve sonrasının bilinmesinde de çok büyük faydalar vardır. Bu sayede elde edilecek kazanımlar yeni nesiller arasında milli tarih bilincini artıracak, milletimizin aidiyet duygusu gelişecek, neticesinde de milletin ve devletin bekası sağlanmış olacaktır.

Bugün yaşamakta olduğumuz toprakların, yabancılar tarafından silahla değil ama, kültürel, ekonomik ve siyasal anlamda işgalinin eşiğine getirilmesindeki en büyük etken, tarihte yaşananların yeni nesiller tarafından bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Sözde Ermeni soykırım yaftası ile sürekli başımızı ağrıtmak isteyen şer güçler; Antep’te, Kilis’te, Maraş’ta aldıkları dersten uslanmamış olsa gerek ki, hala tarihi gerçekleri çarpıtmakla meşguller. Hem de sözüm ona içimizden birilerini kullanarak…


Önceki makalemizde de değindik; her ne kadar biz onlara iyi niyet gösterisinde bulunmuşsak da Ermeniler her fırsatta, düşmanlarımızla işbirliği yapmış, bizi arkadan vurmaya çalışmışlardır. Antep Harbi bunlardan en önemlileridir. Yaşanan olaylardan bir kesit aktarmaya çalışalım;


“İngiliz işgali ile beraber savaş sırasında Suriye ve Irak’a tehcir edilen Antep’li Ermenilerde kente geri gelmeye başladılar. Bunlara, Anadolu içlerinden özellikle Sivas’tan, Kayseri’den ve bir kısım bazı doğu illerinden Suriye’ye sürülmüş olup, asayiş sorunları dolayısıyla yurtlarına dönemeyen Ermenilerde katıldı. Yerli ve yabancı 50 000’e yakın Ellilik Ermeni dedikleri yabancılar, Türklere karşı müthiş bir kin ve düşmanlık besliyorlardı. Üstelik bu duygularını fütursuzca, sebepli sebepsiz her yerde açığa vurmaktan çekinmiyorlardı.” (Antep Harbi/Birol Güngör)

“İngilizler Ermenilerinde desteklerini alarak şehirde istedikleri uygulamayı yapıyor, istediğini tutukluyor, isteği işyerlerini kapatıyor, Antep’liye reva gördüğü bütün uygulamaları hak hukuk tanımadan yerine getiriyordu. Aslında; İngiliz Ermeni işbirliği sayesinde yapılan bu haksızlıklar aynı zamanda Antep’linin gönlünde direniş ateşinin de yavaş yavaş tutuşmasına vesile olmaktadır.” (Antep Harbi/Birol Güngör)

Ermeni işbirlikçiler, Antebi İngilizlerin Faransıza teslim etmesinden sonra da düşmanla birlikte hareket etmişlerdir.

”29 Ekim 1919 tarihinde İngiliz ordusunun Antep’te ki son bağlantı Subayı Binbaşı Melis, bir taraftan Antep’i boşaltırken, Fransız Birlikleri de Antep-Kilis yolu üzerinden kente giriyorlardı. Yöredeki bin yıllık Türk tarihinin belki de en karanlık dönemi başlıyordu. Ermeni çetelerinden devşirme Lejyon birlikleri ile takviyeli Fransızların kentte ortaya çıkması, Türklerde büyük bir korku ve tepkilere yol açarken, Ermeni toplumunda ise ölçüsüz sevinç gösterilerine neden oldu.”(Antep Harbi/Birol Güngör)

Her anı kahramanlıklarla dolu geçen 10 ay 8 günlük bir sürede Antephalkı; her türlü açlık ve yoksulluğa rağmen dillere destan bir mücadele vermiş, 6000 evladını bu uğurda feda etmiştir. Ve fakat verilen tüm mücadelelere rağmen 8 şubat 1919 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır. Antep’in yeniden Türkiye sınırları içerisine alınması ise hukuken 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ile sağlanabilmiştir. Fiili gerçekleşme ise 25 Aralık 1921 tarihinde tamamlanmıştır.

GAZİANTEP’İN KURTULUŞ DESTANI

1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Gaziantep 83 bin nüfuslu bir Sancak merkezi idi. Birinci Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile birlikte Antepliler ilk defa işgalle tanıştılar. Mondros mütarekesiyle güç bulan itilaf devletleri paylaştıkları topraklara sahip olmak için harekete geçtiler. 17 Aralık 1918'de İngilizler Antep'e girdiler.

Bir yıl süren işgalde, Fransızların istekleri doğrultusunda İngilizler Antebi 29 Ekim 1919 da terk ettiler. Fransızlar, hemen 30 Ekim de Antebe intikal ettiler. Ancak düzenli orduları 3 Aralık 1920 tarihinden itibaren gelmeye başladı.

İşgale katılan Fransız askerleri arasında bölgeden daha önce göç etmiş Ermeniler de vardı. Fransızlarla işbirliği yapan Ermeniler Anteplilere aklılara durgunluk verecek zulüm ve işkence yaptılar. Antep'i yaktılar, yıktılar ve 1920 yılının girişiyle savaş başlamış oldu.

Milletimize soykırım yaftasını yakıştırmaya çalışanların, pamuk kafalıların(!) Antep savunmasında Anteplilerin uğradıkları zulüm ve işkenceleri yakından incelemeleri neticesinde ulaşacakları sonuç “ asıl soykırımcıların Ermeniler” olduklarının gerçeğidir.

İşgal ve zulüm o kadar şiddetle devam etmekteydi ki; 11 ay gibi bir zaman diliminde açlık hüküm sürmüş ve cephanesiz kalınmıştı.

Fransız ve Ermeni çetelerinin hesap etmedikleri bir şey vardı o da; “Aziz Milletimizin en önemli karakterinin bağımsızlık” olduğudur. Antep savunmasında kadın erkek, yaşlı genç ve hatta çocuk denecek yaşta gazi evlatları mücadele vermiş, sonunda kurtuluşa ermişlerdir.

Şehir yakılmış yıkılmış 6000 vatan evladı şehit olmuş ama neticede düşman, tarih boyu unutamayacağı bir ders almıştır.

Bağımsızlık mücadelesi veren ulusların, özellikle de ekonomik, kültürel ve siyasal kıskaca alınan Türk ulusunun; Antep savunmasından alacağı çok dersler vardır. İşgalden kurtulmanın en büyük unsuru “kuvvayi milliye” hareketinin nasıl gerçekleştiğini, milletimizin en zor şartlar altında bile nasıl kahramanlıklar ortaya koydukları, mutlaka yeni nesillere öğretilmesi gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki üzerinde yaşadığımız vatan toprakları kolay kazanılmamıştır. Ülke topraklarının kazanılmasında, hemen her yörede “kuvvayi milliye” neferlerinin ayak izlerine ve kararlı mücadelelerine tarih tanıklık etmektedir.

Toprak parçalarımız; Fransız çetesinin anasının peçesine uzanan ele tahammül edemeyen Şehit Kâmillerin, işgalcilere aman vermeyen Karayılanların, nice adsız kahramanların, vatanını canından aziz bilen mübarek şehit ve gazilerin ortaya koydukları destansı mücadelesi neticesinde “vatan” haline gelmiştir.

Vatan mücadelesinde adlı-atsız birçok kahramanımızın yanında Şehit Şahinbey’in ortaya koyduğu kahramanlıkların ayrı bir önemi vardır. Özellikle Onun Fransız komutanına yazdığı mektup çok önemlidir. Bu mektup aziz milletimizin genel karakterini ortaya koymaktadır. Antepli Şahin Beyin Fransız Garnizonu Komutanlığına yazdığı mektup, tarihimizin şeref belgeleri arasındadır:

“Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde bir damla Türk kanı karışıktır. Her bucağında bir atanın mezarı vardır. Adı belli olmayan zamanlardan beri Türkler bu topraklarda yaşamaktadır. Türk bu topraklara bu topraklar da Türk’e ısındı, kaynadı.
Sade siz değil, bütün dünya bir araya gelse bizi bu topraklardan ayıramaz.
Sonra siz hiç ömrünüzde; “Türk esir yaşamaz” diye duymadınız mı? Namus ve hürriyet için ölüme atılmak ise bize ağustos sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir.
Sizler canı kıymetli insanlarsınız.
Çatmayın bize.
Bir an evvel topraklarımızdan savuşup gidin. Yoksa kıyarız canınıza.”
21 Şubat 1920 / Antepli Şahin” (Antep savunması)

Dün bu ruhu taşıyan Antepliler, bugün de aynı ruhu taşımaktadır.
Milletimize ve devletimize göz diken; dünün ve bugünün şer çetelerine ve Ermeni işbirlikçilerine duyurulur(!)

_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

2 DÜNYA SAVAŞI (NEDENLERİ)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | 2 DÜNYA SAVAŞI | Devamı | Yorumlar (20) | İlgili Yazılar (0)

  NEDENLERİ
Almanya’da Nasyonal Sosyalistlerin 1933′de iktidar mevkiine geçmeleriyle Almanya savaş hazırlığına başladı. Bu hazırlığın nedenini, Nazi rejiminin emperyalist siyasetinde ve Almanya’nın Versay Antlaşmasıyla uğradığı haksızlıklara ve zulümlere karşı isyan ederek haklarını geri almak istemesinde buluruz.

Adolf Hitler, aynı siyaseti güden Adolf Hitler Japonya ve İtalya ile birleşti. Bu üç devlet saldırıcı nitelikte bir bağlaşma meydana getirdiler. Bu bağlaşmaya “Üçlü Mihver” adı verildi (27 Eylül 1940)

İkinci Dünya Savaşı, Alman 1 Eylül 1939′da Polonya’ya saldırması ile başladı. 3 Eylül’de İngiltere, onun arkasından Fransa, Polonya’ya yardım amacıyla Almanya’ya savaş ilan ettiler.

Savaş kısa zamanda alanını genişletti. İskandinavya’dan Kuzey Afrika’ya, Balkanlardan Manş kıyılarına kadar olan bütün yerleri Almanyalar “Yıldırım Savaşı” usulüyle ele geçirdiler. 1939′da Sovyet Rusya ile Almanya arasında imzalanan dostluk paktına 22 Haziran 1941 tarihinde Alman orduları Rusya üzerine yürüdü. Bunun 12 Temmuz 1941′de Rus-İngiliz bağlaşması imzalandı.

7 Aralık 1941′de Japonya Havai Adalarındaki Pearl Harbour limanında bulunan Amerikan donanmasına baskın yapmak suretiyle savaşa girmiş oldu. Roosevelt Japonya’ya savaş ilan ederek Rusya ve İngiltere yanında İkinci Dünya Savaşına girdi (1941).

1942 yılında Mihver devletler her tarafta üstün bir durumda idi. Müttefikler ise bu beş yıl içinde hazırlıklarını tamamlamak için savunmada kaldılar.

1942 yılı sonlarında müttefikler duruma hakim olmağa başladılar. Az zamanda büyük bir hava kuvveti ve donanma yapmayı başaran Amerikalılar Pasifik’te Japonları geri çekilmeğe zorladılar.

1 Ekim 1943′de müttefikler Sicilya Adasından İtalya’yı geçerek birinci cepheyi açtılar. İtalyanlar bir süre sonra teslim oldular. 6 Haziran 1944′de müttefik kuvvetler Fransa’dan Normandiya kıyılarına çıkarma yaparak Almanya’ya karşı ikinci cepheyi açtılar.

1945 senesinde Nazi Partisi dağıldı. Yeni Almanya Hükümeti 7 Mayıs 1945′de kayıtsız şartsız teslim oldu. Savaş halinde olan yalnız Japonya kalmıştı. Amerikalılar Nagazaki ve Hiroşima üzerine atom bombaları attıktan sonra 1945′de Japonlar teslim oldular. Böylece İkinci Dünya Savaşının askeri safhası sona ermiş oldu.

ANLAŞMALAR VE SONUÇLARI
Temmuz ve Ağustos 1945’te barış anlaşmalarının koşullarını görüşmek üzere Potsdam Konferansı toplandı. Toplantıya önde gelen Müttefik temsilcileri olarak ABD’den Roosvelt’in yerine seçilen Başkan Harry S. Truman, SSCB’den Stalin ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill katıldı.

Konferansta alınan belli başlı kurallar şunlardı: Müttefikler Almanya’yı işgal edilecek ve silahsızlandıracak ve böylece gelecekte savaş çıkarma tehlikesi önlenecekti. Alman ordusu dağıtılacak sanayisi denetlenecek ve açık denizlere çıkabilecek gemi, silah yada savaş uçağı yapımı yasaklanacaktı. Hitler’in Nazi Partisi’nin düşünceleri yasaklanacaktı. Almanya’nın bütünlüğü ilkesinin dışında kalan Anlaşma koşulları genellikle uygulandı.

Nazi liderler Müttefiklerden 4 yargıç tarafından Nürnberg’de yargılandı. Yargılama yaklaşık bir yıl sürdü. Sanıklardan 12’si ölüm cezasına çarptırıldı; bunlardan biri olan Mareşal Hermann Goering zehir içerek intihar etti. 7 kişi hapis cezasına çarptırıldı. Öteki Nazi savaş suçluları da yargılanarak idam edildi yada hapsedildi. Bazı Alman bilginleri özellikle roket mühendisleri de ABD ve SSCB’ye götürüldü.

Japonya’da Müttefiklerce işgal edildi ama savaşı izleyen ilk yıllardan sonra denetim tümüyle General Dougles MacArthur yönetimindeki ABDli yetkililerin elinde kaldı. Japon ordusu dağıtıldı ve silahsızlandırıldı. Bazı Japon komutanları savaş suçlusu olarak yargılandı; idam yada hapis cezasına çarptırıldı.

Japonya ile barış antlaşması 1950 Eylülü’nde imzalandı. Bu antlaşmaya SSCB ve Hindistan karşı oldukları maddeler nedeniyle katılmadılar. Antlaşmanın en önemli sonucu, Japonya’nın topraklarının 4 adayla sınırlanmasıydı. Japonya’nın sömürgeci imparatorluğu sona erdi. Ryu-Kyu, Benin, Mariana ve Mashall adaları Bileşmiş Milletler adına yönetilmek üzere ABD’ye; güney Sahalin ve Kuril adaları ise SSCB’ye bırakıldı. Japonya’nın savaştan önce işgal ettiği Mançurya Çin’e geri verildi. Kore ise bağımsız bir devlet oldu. Ayrı bir antlaşmayla ABD’ye ve Japonya’da askeri güç bulundurma yetkisi verildi.

II. Dünya Savaşı’nda hava saldırılarında binlerce sivil insan da öldürüldü. Almanlar toplama kamplarında 6 milyon Yahudi’yi öldürdüler. Bu uygulamaya “toplu kıyım” denildi. İşgal ettikleri topraklarda yaşayan 10 milyon kişiyi evlerinden, yurtlarından ayırdılar ve Almanya’da fabrikalarda köle gibi çalışmaya zorladılar.

Yaklaşık 35 milyon insanın öldüğü bu savaşta SSCB 20 milyon yurttaşını yitirdi. Polonya’da Nazilerin burada öldürdüğü 3 milyon Yahudi’yle birlikte yaklaşık 6 milyon kişi öldü. Almanya 4 milyon, Japonya 2 milyon, ABD 298 bin, İngiliz Uluslar Topluluğu 544 bin ve İngiltere 350 bin insanını yitirdi. Çin’in ise 2 milyondan fazla askerinin öldüğü sanılmaktadır.


II. DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | 2 DÜNYA SAVAŞI | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)

Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmadı. Ama savaş boyunca izlediği yansızlık siyasetinde zaman zaman büyük güçlüklerle karşılaştı. Türkiye 1939’da savaş olasılığının iyice artması üzerine toprak bütünlüğünü korumaya yönelik ittifak anlaşmaları sağlamak amacıyla bazı girişimlerde bulundu. Almanya ve İtalya’nın saldırgan tutumları karşısında doğal olarak bu girişimler İngiltere, Fransa ve SSCB’ye yönelikti. İlk görüşmeler sonucu 12 Mayıs 1939’da İngiltere’yle, 23 Haziran’da Fransa’yla Türkiye’nin de “Barış Cephesi” içinde yer aldığını açıklayan ortak bildiriler yayımlandı. Bunu SSCB’yle de benzeri bir anlaşma sağlanması yolundaki çabalar izledi. Ama SSCB’nin 23 Ağustos’ta Almanya’yla bir saldırmazlık anlaşması imzalaması karşısında Türkiye’nin çabaları boşa çıktı.

Bu durumlar üzerine İngiltere ve Fransa’yla ilişkiler daha da sıklaştırıldı ve 19 Ekim 1939’da Ankara’da Türkiye-İngiltere-Fransa İttifak anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Türkiye bir Avrupa devletinin saldırısına uğrarsa İngiltere ve Fransa yardımda bulunacak, buna karşılık Avrupa’da çıkacak bir savaş Akdeniz’e yayılırsa Türkiye’de İngiltere ve Fransa’ya yardımda bulunacaktı. Savaşın Balkanlara doğru yayılma eğilimi göstermesi üzerine Türkiye, Balkan Antantı’na bağlı ülkelerle de işbirliğini güçlendirmeye çalıştı. Ama Şubat 1940’ta Belgrad’da toplanan Balkan Antantı Bakanlar Konseyi bu yönde olumlu bir karar alamadan dağıldı. 10 Haziran 1940’ta İtalya’nın da katılmasıyla savaş Akdeniz’e yayılınca Türkiye’nin 1939 Ankara Anlaşması’yla üstlendiği yükümlülükler gündeme geldi. Ne var ki, Fransa’nın kısa bir süre sonra Fransa’nın teslim olması, İngiltere’nin de bu konuda ısrarlı davranmaması Türkiye’yi savaştan uzak tuttu.

Alman orduları 1941 ortalarına doğru Balkanlar’ı tümüyle ele geçirince Türkiye’nin de Alman istilasına uğramasından, dolayısıyla Ortadoğu’daki yaşamsal önemdeki çıkarlarının tehlikeye girmesinden çekinen İngiltere, Türkiye’den savaşa katılmasını istedi. Bu sırada SSCB’ye saldırmaya hazırlanan Almanya da güney kanadını güvenceye almak amacıyla Türkiye’ye bir saldırmazlık anlaşması önerdi. Türkiye bunu hemen kabul etti. 18 Haziran 1941’de imzalanan bu anlaşma Türkiye’nin savaş dışı kalma siyasetinde yeni bir aşama oldu. Bunu 10 Ağustos 1941’de SSCB ile İngiltere’nin ortak notası izledi. Savaşın iyice yoğunlaştığı bu dönemde her iki ülke Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını bildiriyorlardı. Buna karşılık Türkiye’den 1936 Montrö (Montreaux) Sözleşmesi’ni tam olarak uygulayarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarını savaş gemilerine kapalı tutulmasını istiyorlardı.

1942’de hem Almanya’nın hem İngiltere’nin başını çektiği Müttefikler’in Türkiye’yi savaşa sokmak için baskı uyguladıkları bir yıl oldu. Türkiye çeşitli gerekçeler ileri sürerek bunların hepsini geri çevirdi. Ama 1943’te Müttefikler’in üstünlüğü belirince İngiltere bu kez savaşın bir an önce bitmesine katkıda bulunmak ve zaferin nimetinden pay almak gibi görüşlerle Türkiye’yi Müttefikler’in yanında savaşa sokmaya çalıştı. Churchill bu amaçla 30 Ocak 1943’te Adana’ya gelerek İsmet İnönü’yle görüştü. İnönü, Churchill’in Türkiye’nin en geç Ağustos 1943’te savaşa katılması isteğine karşı, bunun gerekli silahların, savaş araç ve gereçlerinin verilmesi durumunda olanaklı olabileceğini söyledi. Bu konudaki görüşmeler sürerken Müttefikler 14-24 Ağustos tarihlerinde Kanada’nın Québec kentinde, 19-30 Ekim’de de Moskova’da düzenledikleri toplantılarda Türkiye’yi savaşa katmak yolundaki baskıyı arttırma kararı aldılar. 28 Kasım-2 Aralık tarihlerinde bir doruk toplantısı yapan Churchill, Roosevelt ve Stalin de bu kararı onayladı. Bunun üzerine Churchill ve Roosevelt 3 Aralık 1943’te İsmet İnönü’yü Kahire’ye davet ederek bu konudaki kesin isteklerini ilettiler ve Türkiye’nin Şubat 1944’te savaşa katılması durumunda her türlü yardımı keseceklerini bildirdiler. İsmet İnönü’nün askeri ve stratejik gerekçelerle savaşa katılmayı reddetmesi üzerine Mart 1944’te İngiltere, Nisan 1944’te de ABD Türkiye’ye askeri yardımı durdurdu. Diplomasi alanında da baskılar sürüyordu. Bu baskılara bir süre daha direnen Türkiye savaşın gidişinin iyice belirginleşmesi üzerine 2 Ağustos 1944’te Almanya ile siyasal ilişkilerini kesti. Bunu 6 Ocak 1945’te Japonya ile ilişkilerini kesmesi izledi. Ardından Müttefik liderleri Şubat 1945’te toplanan Yalta (Kırım’da) Konferansı’nda, yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar aldılar. Bunun üzerine Türkiye 23 Şubat’ta Almanya’ya savaş ilan etti. Bu sırada Almanya’nın yenilgisi kesinleşmiş olduğundan fiilen savaşa girmedi.

II.DÜNYA SAVAŞI (KRONOLOJİ)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | 2 DÜNYA SAVAŞI | Devamı | Yorumlar (1) | İlgili Yazılar (0)

 

KRONOLOJİ:
1 Eylül 1939 Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla II. Dünya Savaşı başladı.

3 Eylül 1939 İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş açtı.

28 Eylül 1939 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Sovyetler Birliği Polonya’nın paylaşımı için bir plan yaptılar

4 Haziran 1940 Alman Birlikleri Paris’e girdi.

12 Haziran 1940 Ankara Hükümeti, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’nda savaş dışı kalacağını açıkladı. Bakanlar Kurulu kararı açıklanırken, aynı zamanda Türkiye’nin İtalya ile ticari ilişkilerinin kesildiğini de bildirildi.

14 Haziran 1940 Alman birlikleri Paris’e girdiler.

27 Eylül 1940 Japonya, Almanya ve İtalya’nın askeri paktına katıldı

6 Aralık 1940 Yunanistan, Arnavutluk’ta, Premete kentini işgal etti

1 Mayıs 1941 II. Dünya Savaşı’nın kapılarımıza kadar dayanması üzerine İstanbul’un tahliyesine (boşaltılmasına) başlandı.

22 Haziran 1941 Almanya SSCB`yi istila etti.

10 Ağustos 1941 Terra-Nova açıklarında, Pnihce of Wales zırhlısında Churchil ile Roosvelt arasında 2 gün sürecek Newfoundland Konferans’ı yapıldı; Gelecekteki paktın temellerini atan Atlantik Antlaşması ilan edildi.

8 Eylül 1941 Leningrad Almanlar tarafından kuşatıldı.

6 Aralık 1941 İngiltere, Romanya, Macaristan ve Finlandiya’ya savaş ilan etti

11 Aralık 1941 ABD ile Almanya birbirlerine savaş ilan ettiler.

25 Aralık 1941 Washington’da 14 Ocak 1945′e kadar sürecek olan Arcadia Konferansı başladı.

26 Mart 1942 Naziler Yahudiler`i Auschwitz toplama kampına göndermeye başladı…

3 Haziran 1942 Midvay deniz savaşı başladı. iki gün süren savaşta Japonlar ağır kayıplar verdiler. Japonlar 4 uçak gemisi, 4 kruvazör, 8 nakliye gemisi ve 250 uçak kaybettiler. Bu deniz savaşı ile Japonların pasifikteki ilerleyişi duruldurulmuştur.

23 Ekim 1942 General Montgomery komutasındaki İngiliz kuvvetleri Mihver cephesine karşı taarruza başladı. Taarruz başarılı oldu ve Müttefik kuvvetleri Aralık’ta Trablus’a girdiler.

8 Kasım 1942 General Eisenhover komutasındaki Amerikan kuvvetleri, Fas’ın Atlantik kıyıları ile Cezayir kıyılarına çıkmaya başladı.

20 Kasım 1942 İngilizler Bingazi’yi işgal etti

24 Kasım 1942 4. Stalingrad muharebesi başladı:
Hitler, Rusyaya bir prestij darbesi indirmek için Stalingrad’ı düşürmeye büyük önem veriyordu. Bu sebeple Temmuz 1942 sonundan itibaren 4 safhada yapılacak olan Stalingrad muharebeleri başladı.24 Kasım’a gelindiğinde en şiddetli taaruz başladı. Bu taarruz sonunda Stalingrad düşürülemediği gibi, Ruslar Ocak 1943′den itibaren karşı taarruza geçip, Şubat ayında 6. Alman Ordusunu 190 000 kişilik bir kuvvetle esir ettiler. Böylece Stalingrad muharebesi Ruslar’ın zaferi ile sonuçlanmış oldu.

27 Kasım 1942 Alman orduları Tulon limanına girerken, buradaki Fransız donanması kendini yok etti

24 Temmuz 1943 İtalya’da toplanan Büyük Faşist Konseyi, 10 saatli tartışmalardan sonra Benito Mussolini’yi iktidardan düşürdü. Mussolini istifa etmek zorunda kaldı.

3 Eylül 1943 II.Dünya Savaşı sırasında mütefiklerin istilası üzerine İtalya, koşulsuz teslim oldu.

13 Ekim 1943 İtalya Almanya’ya savaş ilan etti.

28 Kasım 1943 Churchill, Stalin ve Roosevelt Tahran’da biraraya geldi. Bu üç lider şu kararları aldılar:İkinci cephenin açılması, Türkiye’nin savaşa girmesi, dünyanın savaş sonrası düzeni, Polonya’nın geleceği, Müttefik çıkarmasının Fransa’ya yapılması gibi konularda oldu. Tam bir anlaşma görülemedi. Ancak bu konferans Türkiye’nin savaşa girmesi isteğinin en net telaffuz edildiği toplantı oldu.

26 Ocak 1944 II Dünya savaşı sırasında Sovyetler birliği topraklarına giren Alman ordusu ağır kış şartlarına rağmen uzun süre savaşmayı sürdürdü. Öyleki Almanların Leningrad kuşatması 8 Eylül 1941 başladı ve yaklaşık 900 gün devam etti. Ancak Ruslar Leningrad kuşatması boyunca açlıktan ölen 1.5 milyon insana rağmen şehirlerini Almanlara bırakmadılar.

13 Ekim 1944 II. Dünya Savaşı’nda Amerikan orduları Almanya’nın Aachen kentine girdi

27 Ocak 1945 Naziler’in 1940 Nisan’ında kurduğu en büyük toplama ve imha kampı olan Auschwitz, Sovyetler tarafından ele geçirildi. Auschwitz’de savaş boyunca yaklaşık iki buçuk milyon insan katledildi.

25 Şubat 1945 Türkiye, Almanya ve Polonya’ya savaş ilan etti.

20 Nisan 1945 II.Dünye Savaşı sırasında Sovyet birlikleri Berlin’e girdi.

20 Nisan 1945 II.Dünya Savaşı sırasında Sovyet birlikleri Berlin’e girdi.

7 Mayıs 1945 Almanya’nın teslim olmasıyla İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da sona erdi. Uzakdoğu’da ise Japonya hala savaşıyordu.

8 Mayıs 1945 2.Dünya Savaşı sona erdi.

6 Ağustos 1945 Amerika Birleşik Devletleri, Japonya’nın Hiroşima şehrine ilk atom bombasını attı. Şehirde 10 kilometrekarelik alan yerlebir olurken, 66 bin kişi öldü, 70 bin kişi de yaralandı.

10 Ağustos 1945 Japonya teslim olmayı kabul etti. II. Dünya Savaşı sona erdi.

2 Eylül 1945 Tokyo Körfezi’nde demirli bulunan Missouri zırhlısında yapılan görüşmede; Başbakan Suziki, Japonya’nın yönetimini General Mac Artur’a devrini öngören anlaşmayı imzaladı.

2 Eylül 1945 ABD Başkanı Truman zafer ilan etti ve İkinci Dünya Savaşı sona erdi.

1 Ekim 1946 Nürmberg’teki yargılamalar sonucunda 12 Nazi ölüm, 2 Nazi ömür boyu, 5 Nazi de çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı

ORHUN ABİDELERİ

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | TÜRKLÜK ABİDELERİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
Orhun Yazıtları, Göktürk İmparatorluğu'nun ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma altı adet yazılı dikilitaştır. Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölününü güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Koşo Saydam gölü yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, Koçho Tsaydam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Tonyukuk yazıtları ise, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı'nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto (Bayn Çokto) bölgesindedir.

Göktürk Kitabeleri - Yazıyı taşıyan en eski belge Kızıl şehrinde bulunmaktadır.

Bilge Tonyukuk yazıtlarının, (Orhun Irmağı civarında olmamasına rağmen), Orhun yazıtlarıyla birlikte düşünülmesi, anılması Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları ile aynı döneme ait olması ve aynı konuları içermesindendir. Yazıtlar Türk dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, töresi hakkında önemli bilgiler vermektedirler.

Türk ve Türkçe adı, ilk kez Doğu Göktürkler dönemine ait bu yazıtlarda geçmektedir. Yazıtların üçü çok önemlidir. İki taştan oluşan Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 yılında dikilmiştir. Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan'ın ağzından yazılmıştır. Kültigin, Bilge Kağan'ın kardeşi, buyrukçu ihtiyar Tonyukuk ise veziridir. Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur.

Orhun Abideleri'ni ilk kez 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev bulmuştur. 1890'da bir Fin heyeti, 1891'de de bir Rus heyeti burada incelemelerde bulunmuştur. Bu heyetler yazıları çözememişlerdir. Fakat 1893 yılında Danimarkalı bilgin Vilhelm Thomsen, 38 harfli alfabeyi çözerek yazıtları okumayı başarmıştır. Alfabenin dördü sesli, dördü sessiz harften oluşur. Yazıda harfler birbirine birleştirilmez, kelimeler de birbirlerinden iki nokta üstüste konularak ayrılır. Sağdan sola ve yukarıdan aşağıya yazılır. Orhun abidelerinde yazılar yukarıdan aşağıya yazılmış ve sağdan sola doğru istiflenmiştir.

Orhun Abideleri (Bilge Kağan)

Doğu Yüzü

Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağanı ... Sir, Dokuz Oğuz, İki Ediz çadırlı beyleri, milleti ... Türk tanrısı ... üzerinde kagan oturdum. Oturduğumda ölecek gibi düşünen Türk beyleri, milleti memnun olup sevinip, yere dikilmiş gözü yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup bunca ağır töreyi dört taraftaki ... dim. Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutu vermiş, düzene soku vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye dik çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapıya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilâtsız Gök Türk'ü düzene sokarak öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku bilgili imiş tabiî, Cesur imiş tabiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefât etmiş. Yasçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî, oğulları kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, aldatıcı olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden, yine tâbi olmuş. Bunca işi, gücü vermediğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş kağanı, annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş. Toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için, babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca .... kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lûtfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz kağanı balbal olarak dikmiş. Babam kağan uçtuğunda kendim sekiz yaşında kaldım. O töre üzerine amcam kağan oturdu. Oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, tekrar besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim prens ... Tanrı buyurduğu için ondört yaşımda Tarduş milleti üzerine şad oturdum. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir'e, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapı'ya kadar ordu sevk ettik. Kögmen'i aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekun olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş kağanı Türk'üm, milletim idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği, ihanet ettiği için kağanı öldü, buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz kalmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip ... Bars bey idi. Kağan adını burda biz verdik. Kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi ihanet etti, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmen'in yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız milletini tanzim ve tertip edip geldik. Savaştık ... ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarbana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. O zamanda kul kullu, cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, öyle düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silâhlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi? Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin! Doğuya giden, gittin! Batıya giden, gittin! Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın nehir gibi koştu. Kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdını kul kıldın. Hanımlık kız evlâdını cariye kıldın. O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükselten Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan millet üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin, iki şad, küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyuyamadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumdan her yere gitmiş olan millet yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi. Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru; doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çine doğru on iki defa ordu sevk ettim ... savaştım. Ondan sonra Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. Onyedi yaşımda Tanguta doğru ordu sevk ettim. Tangut milletini bozdum. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini orda aldım. Onsekiz yaşımda Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi. Iduk Başta savaştım. O orduyu orda yok ettim. Yirmi yaşımda, Basmıl Iduk Kut soyumdan olan kavim idi, kervan göndermiyor diye ordu sevk ettim. K ... m tâbi kıldım, malını çevirip getirdim. Yirmi iki yaşımda Çin'e doğru ordu sevk ettim. Çaça general, seksen bin asker ile savaştım. Askerini orda öldürdüm. Yirmi altı yaşımda Çik kavmi Kırgız ile beraber düşman oldu. Kemi geçerek Çike doğru ordu sevk ettim. Örpende savaştım. Askerini mızrakladım. Az milletini aldım ... tâbi kıldım. Yirmi yedi yaşımda Kırgız'a doğru ordu sevk ettim. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastım. Kağanı ile Songa ormanında savaştım. Kağanını öldürdüm, ilini orda aldım. O yılda Türgiş'e doğru Altın ormanını aşarak İrtiş nehrini geçip yürüdüm. Türgiş kavmini uykuda bastım. Türgiş kağanının ordusu ateş gibi, fırtına gibi geldi. Bolçu'da savaştık. Kağanını, yabgusunu, şadını orda öldürdüm. İlini orda aldım. Otuz yaşımda Beş Balıka doğru ordu sevk ettim. Altı defa savaştım ... askerini hep öldürdüm. Onun içindeki ne kadar insan ... yok olacaktı ... çağırmak için geldi. Beş Balık onun için kurtuldu. Otuzbir yaşımda Karluk milleti sıkıntısız, hür ve serbest iken, düşman oldu. Tamag Iduk Başta savaştım. Karluk milletini öldürdüm, orda aldım ... Basmıl kara ... Karluk milleti toplanıp geldi ... m, öldürdüm. Dokuz Oğuz benim milletim idi. Gök, yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için düşman oldu. Bir yılda dört defa savaştım: En önce Togu Balık!ta savaştım. Togla nehrini yüzdürerek geçip ordusu ... İkinci olarak Andırgu'da savaştım. Askerini mızrakladım ... Üçüncü olarak Çuş başında savaştım. Türk milleti ayak titretti, perişan olacaktı. İlerleyip yayarak gelen ordusunu püskürttüm. Çok ölecek orda dirildi. Orda Tongra yiğiti bir boyu Tonga Tigin mateminde çevirip vurdum. Dördüncü olarak Ezginti Kadız'da savaştım. Askerini orda mızrakladım, yıprattım ...yıprat ... Otuziki yaşımda Amgı kalesinde kışladıkta kıtlık oldu. İlk baharında Oğuz'a doğru ordu sevk ettim. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Üç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti, bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz ... düşman ... Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım. Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk milleti kazanmıştır. Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam Türk milleti ölecekti, yok olacaktı. Türk beyleri, milleti, böyle düşünün, böyle bilin! Oğuz kavmi ... göndermeden, diye ordu sevk ettim. Evini barkını bozdum. Oğuz kavmi Dokuz Tatar ile toplanıp geldi. Aguda iki büyük savaş yaptım. Ordusunu bozdum. İlini orda aldım. Öyle kazanıp ... Tanrı buyurduğu için otuzüç yaşımda ... idi. Seçkin, muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti. Üstte Tanrı, mukaddes yer, su, amcam kağanın devleti kabul etmedi olacak. Dokuz Oğuz kavmi yerini, suyunu terk edip Çin'e doğru gitti. Çin ... bu yere geldi. Besleyeyim diye düşünüp ... millet .... suçla ... güneyde Çin'de adı sanı yok oldu. Bu yerde bana kul oldu. Ben kendim kağan oturduğum için Türk milletini ... kılmadım. İli, töreyi çok iyi kazandım ... toplanıp ... orda savaştım. Askerini mızrakladım. Teslim olan teslim oldu, millet oldu; Ölen öldü. Selengadan aşağıya yürüyerek Kargan vâdisinde evini, barkını orda bozdum ... ormana çıktı. Uygur valisi yüz kadar askerle doğuya kaçıp gitti ...... Türk milleti aç idi. O at sürüsünü alıp besledim. Otuz dört yaşımda Oğuz kaçıp Çin'e girdi. Eseflenip ordu sevk ettim. Hiddetle .., oğlunu, karısını orda aldım. İki valili millet ..... Tatabı milleti Çin kağanına itaat etti. Elçisi, iyi sözü, niyazı gelmiyor diye yazın ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. At sürüsünü ... askeri toplanıp geldi. Kadırkan ormanına kon ... yerine doğru, suyuna doşru kondu. Güneyde Karluk milletine doşru ordu sevk et diyip Tudun Yamtarı gönderdim, gitti ... Karluk valisi yok olmuş, küçük kardeşi bir kaleye ... kervanı koşmadı. Onu korkutayım diyip ordu sevk ettim. Koruyucu iki üç kişi ile beraber kaçıp gitti. Halk kütlesi kağanım geldi diyip övdü ... ad verdim. Küçük adlı ...

Güneydoğu Yüzü

.... Gök Öngü çiğneyerek ordu yürüyüp, gece ve gündüz yedi zamanda susuzu geçtim. Çorağa ulaşıp yağmacı askeri ... Keçine kadar ...

Güney Yüzü

... Çin süvarisini, on yedi bin askeri ilk gün öldürdüm. Piyadesini ikinci gün hep öldürdüm. Bi ... aşıp vard ... defa ordu sevk ettim. Otuzsekiz yaşımda kışın Kıtay'a doğru ordu sevk ettim ... Otuz dokuz yaşımda ilk baharda Tatabı'ya doğru ordu sevk ettim.... ben ... öldürdüm. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini ... millet... karısını yok kıldım....... savaştım. ... verdim. Kahraman erini öldürüp balbal kılı verdim. Elli yaşımda Tatabı milleti Kıtaydan ayrıldı. ... lker dağına ... Ku general kumandasında kırk bin asker geldi. Töngkes dağında hücum edip vurdum. Otuz bin askeri öldürdüm. On bin ... ise ... öktüm. Tatabı .... öldürdü. Büyük oğlum hastalanıp yok olunca Ku'yu, generali balbal olarak diki verdim. Ben on dokuz yıl şad olarak oturdum, on dokuz yıl kağan olarak oturdum, il tuttum. Otuz bir ... Türk'üm için, milletim için iyisini öylece kazanı verdim. Bu kadar kazanıp babam kağan köpek yılı, onuncu ay, yirmi altıda uçup gitti. Domuz yılı, beşinci ay, yirmi yedide yas töreni yaptırdım. Bukağ vali ... babası Lisün Tay generalin başkanlığında beş yüz yiğit geldi. Kokuluk .... altın, gümüş fazla fazla getirdi. Yas töreni kokusunu getirip diki verdi. Sandal ağacı getirip öz ... Bunca millet saçını, kulağını ... kesti. İyi binek atını, kara samurunu, mavi sincabını sayısız getirip hep bıraktı. Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağan'ı oturduğunda şimdiki Türk beyleri, sonra Tarduş beyleri; Kül Çor başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; önde Tölis beyleri; Apa Tarkan başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; bu ... Taman Tarkan, Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ve buyruk ... iç buyruk; Sebig Kül İrkin başta olarak, arkasından buyruk; bunca şimdiki beyler, babam kağana fevkalâde fevkalâde çok iltica etti ... Türk beylerini, milletini fevkalâde çok yüceltti, övdü ... babam kağan ... ağır taşı, kalın ağacı Türk beyleri, milleti ... Kendime bunca ...

Kuzey Yüzü

Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar, ... Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin'e kadar ordu sevk ettim, Tibet'e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına varıp, çok insan öldün! O yere doğru gidersen Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla, her yere zayıflayarak ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Babam kağan, amcam kağan oturduğunda dört taraftaki milleti nasıl düzene sokmuş ... Tanrı buyurduğu için kendim oturduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tertipledim ... kıldım. ... Türgiş kağanına kızımı ... fevkalâde büyük törenle alı verdim. Türgiş kağanının kızını fevkalâde büyük törenle oğluma alıverdim ... fevkalâde büyük törenle alı verdim ... yaptırdım ... başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm. Üstte Tanrı, altta yer bahşettiği için gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen milletimi doğuda gün doğusuna, güneyde ... batıda ... Sarı altınını, beyaz gümüşünü, kenarlı ipeğini, ipekli kumaşını, binek atını, aygırını, kara samurunu, mavi sincabını Türk'üme, milletime kazanı verdim, tanzim edi verdim ... kedersiz kıldım. Üstte Tanrı kudretli ... Türk beylerini, milletini ... besleyin, zahmet çektirmeyin, incitmeyin! ... benim Türk beylerim, Türk milletim,... kazanıp ... bu ... bu kağanından, bu beylerinden ... suyundan ayrılmazsan, Türk milleti, kendin iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın. ... Ondan sonra Çin kağanından resimciyi hep getirttim. Benim sözümü kırmadı, maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum ... On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin! Ebedî taş yontturdum ... yontturdum, yazdırdım. ... O taş türbesini ...

Batı Yüzü

... üstte ... Bilge Kağan uçtu. Yaz olsa, üstte gök davulu gürler gibi, öylece ve dağda yabani geyik gürlese, öylece mateme gark oluyorum. Babam kağanın taşını kendim kağan ...... bilge kağan oldi.

Güneybatı Yüzü

Bilge Kağan kitâbesini Yollug Tigin, yazdım. Bunca türbeyi, resimi, sanatı ... kağanın yeğeni Yollug Tigin ben bir ay dört gün oturup yazdım, resimledim

"http://tr.wikisource.org/wiki/Orhun_Abideleri_(Bilge_Ka%C4%9Fan)" adresinden alındı.

KÜLTİGİN ANITI (Türk kültüründe Bozkurdun manası)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | TÜRKLÜK ABİDELERİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)

3,35 metre yükseklikte, kireçtaşından yapılmış ve dört cephelidir. Doğu-batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimetredir. Kuzey-güney cepheleri de aşağıda 46, yukarıda 44 santimetredir. Üst kısım kemer şeklinde ve yukarıda beş kenarlı olarak bitmektedir.

Anıttaki satırların uzunluğu 235 santimetredir. Yazıtın doğu yüzünde 40; güney ve kuzey yüzlerinde 13'er satır Göktürk harfli Türkçe metin vardır. Batı yüzünde ise, devrin Tang İmparatoru'nun Köl Tigin'in ölümü dolayısıyla gönderdiği Çince mesajına yer verilmiştir. Batı yüzde Çince yazılar dışında yazıta sonradan eklenmiş Göktürk harfli iki satır bulunmaktadır. Yazıtın kuzeydoğu, güneydoğu, güneybatı yüzlerinde de (pahlarda) Göktürk harfli Türkçe metinler mevcuttur. Kültigin yazıtında Göktürk tarihine ait olaylar, Bilge Kağan'ın ağzından nakledilerek birlik, bütünlük mesajı verilir.

Yazıtın doğu, kuzey ve güney yüzlerinin yazıcısı, Yollug Tigin, batı yüzünün yazıcısı ise, Tang İmparatoru Hiuan Tsong'ın yeğeni Çang Sengün'dür. Köl Tigin yazıtının doğu yüzünde, bütün Türk boylarının ortak damgası olduğu sanılan dağ keçisi damgasına; doğuya ve batıya bakan "tepelik" kısımlarında ise, kurttan süt emen çocuk tasvirlerine yer verilmiştir. Yazıt, geçen yaklaşık 1300 yıllık süreç içinde önemli ölçüde tahrip olmuştur.

Zira yazıtın doğu ile kuzey yüzlerini birleştiren kısım yıldırım düşmesi sonucunda parçalanmıştır. Orijinalinde kaplumbağa kaide üzerinde bulunan yazıt, bu kaidenin de parçalanması üzerine 1911 yılında, sunak taşından kesilen granit bir blok üzerine oturtulmuştur.                                             
                     “Bozkurt“

Türk Kültüründe Bozkurt’un Manası
(Mehmet Dönmez)

 

Türk kültüründe bozkurt‘un manasını açıklayabilmek için kültürün tanımlanması gerekir. Özellikle kültürde sembolün öneminden bahsettikten sonra Türk kültüründe bozkurt‘un manasını daha rahat açıklayabiliriz. Çünkü bir milletin kültürü ile mitolojisi birbirinden farklı kavramlar değildir. Her ikisi de aynı hayat felsefesinden beslenmektedir. Kültür; bir milletin, dilini, sanatını, dinini, hukuk ve ahlakını, duygularını, inançlarını, hükümlerini aksettirir.(1) Çünkü bir milletin folklorunu, edebiyatını, mitolojisini, dini idrak tarzını belirleyen, mensuplarırun idrak alemini oluşturan değerlerin özünde o milletin kültürü vardır.

Kültürün özelliği, ait olduğu fertlere kazandırmış olduğu idraktır. Bir kültürün sınırı, onun zihniyet ve imanı ilf çevrelenmiştir. Kültürleri birbirinden ayıran, zihniyet ve iman farklandır. Aynı farklara sahip olan cemiyetlerin birbiri ile çarpışmasına sebep olur.(2) Kültür çevreleri benzer olan veya benzer kaynaklardan beslenen kültürler olur ama bunlar birbirine tamamen benzemez.

Her kültür, diğerlerinden farklı görünmek durumundadır, Farklılık şuuru olarak isimlendireceğimiz bu durum, toplumun bütün hayat şekillerini başka kültürlerden ayrı olmaya, değişik bir üslüp kurmaya yönlendirmektedir. Milli kimlik yahut, kişilik dediğimiz bu farklı oluş, düşünce biçiminden, kılık kıyafet, tavır ve davranış biçiminden, eğitime ve eğlenceye kadar hayatın her saha ve safhasında görüpür. Mesela, aynı dine mensup olan milletlerin dinî anlayış şekilleri birbirinden farklıdır. Çünkü idrak alemini şekillendiren değer yargıları farklıdır. Bu farkı onaya çıkaran ise o inilletin kültürüdür. Bu farklılıklar o milletin mimarî abidelerine, edebî eserlerine, musikî eserlerine, felsefî sistemlerine v.s yansır ve kültürün devamlılığını sağlar. Böylece gelecek nesillere yol gösterici olur, kaynaklık yapar.

Her toplumun kültür değişmelerinin bir geçmişi vardır. kaynağını ise o toplumun tarihî derinliklerinden alır. Bir kültür varsa, onun ait olduğu millet vardir. Millet özelliğine layık bir topluluk varsa, muhakkak bir kültürü vardır. Kültürler ve dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf ve adetler gibi unsurları şüphesiz ait oldukları, cemiyetler kadar eski ve onlarla yaşıt sayılmalıdırlar. Bu kültür unsurları nesilden nesle intikal ederler. Bunun neticesi olarak da yeni nesiller bunları hazır bulurlar. Kültürü kalıcı kılan ve gelecek nesillere aktaran. kültürün değer yargılarıdır. Bu değer yargıları da kendini sembollerle yaşatır. İşte bu semboller kültürün en sert kısrnını oluşturur.

 

Kültürün genel manada anlamını açıkladıktan sonra üzerinde durmamız gereken önemli bir kavram da “Türk Kültürü” kavramıdır. “Ilk Türkler, yani bizim en eski atalarımız bugünkü Orta Asya diye bilinen yerde, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasında yaşıyorlardı. Tarih öncesi insanlar ve kültürlerle uğraşan bilim adamlarının o bölgelerde yaptıkları kazılardan edilen bilgilere göre; Türkler beyaz ırktan, geniş kafalı ve orta boylu insanlardı. Burası Çin ile sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu Çin tarihlerinden öğreniyoruz.. Çin tarihleri M.Ö. 20001000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir”(5) Eski Türklerin kültürü “bozkır” kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü ise Türklerin siyasî ve sosyal yapısı oluşturmaktadır.(6) Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez. Nitekim îslamiyeti kabul eden Türklerde Şamanizmin en önemli izleri ilk dervişlerin istedikleri zaman bir hayvan veya kuş şekline girebilmeleridir. Mesela “Geyikli Baba: Bu dervişler geyiğe binerler, tepelerinde geyik boynuzları bulunan şapkalar taşırlardı.

Bu dervişler yalnızca rahip veya sihirbaz mahiyetindeki insanlar değil; arkalarına taktıkları on binlerce Türk‘ü iskan ettirip. yerleştiren liderler idiler.(7) Anadolu’nun fethi ile Orta Asya’dan gelen nüfus akımının başında bu dervişler bulunuyordu. Fakat şimdiki şaman elbislerinin hususiyeti bozulmuştur. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılara göre en eski ve orijinal şaman elbiseleri kuş veya hayvan şekillerini taklit etme suretiyle yapılan elbiselerdi. Bunu giyen şaman hem kendi atasının hem de istediği zaman o kuşun şekline girebileceğini göstermek istiyordu. Bu şekil değiştirmeye, mitoloji araştırmalannda “Metamorphose”" denir.(8) Türkler, bu deyimi “Donuna g’irmek” şeklinde ifade etmektedirler. Bektaşiler bu eski şamanist inancı tasavvufa uydurup “mana aleminden velaetle” diye bir sebep bulmuşlarsa da bu bahane kuş donuna girmeyi mazur göstermeye kafi değildir. Kuş sembolleri daha ziyade ileri toplumlarda görülüyordu. Yirmi dört Oğuz boyunun sembol kuşları bunun en güzel örneğidir. tlk Müslüman Türk dervişleri de zaman zaman kuş donuna girerlerdi.(9) Bunun örneklerini Anadolu’nun Türkleşmesi zamanında Anadolu’ya gelen dervişlerde görmekteviz. Ahmet Yesevî turna donuna; Hacı Bektaş Velî güvercin donuna girmiş olarak kabul edilmektedir. Nitekim Abdal Musa, Hacı Bektaş Velî’nin Anadolu’ya gelişini şöyle anlatıyor:(10)

Güvercin donuyla Uruma uçan
İmamlar evinin kapısın açan

Bizim üzerinde durmaya çalışacağımız husus Türk kültüründe önemli bir yeri olan Bozkurt‘un ilkel kabilelerde olduğu gibi bir totem mi, yoksa onlardan farklı olarak büyük bir ülkünün mitolojide ve kültürde “Bozkurt” sembolü ile yüzyıllardan beri yaşamasını sağlayan bir kültür unsuru mu olduğudur. Bu soruların cevabmı bulduğumuz zaman makalemizin amacı hasıl olacaktır. Kurt ile ilgili Türk mitolojisini incelediğimizde kurt’un önemli bir yer işgal ettiğini görüyoruz. Oğuzlar diğer kavimlerden daha fazla gelişmişlerdi. Oğuzların diğer kavimlerden daha fazla geliştiğini gösteren bulgular mevcuttur. Bozkır kültürüne mensup olan Türk boylarını, gerek yaşadığı coğrafyada gerekse yaşamış oldukları zamanda diger boylardan ayıran ve farklılaştıran temel faktörler mevcuttu. Bu faktörlerin başında Türklerin atı evcilleştirmeleri gelmektedir. Atı evcilleştirmelerinin önemi, savaş aracı olarak kullanılmasıdır.

 

Türklerin atı savaş aracı olarak kullanmaları diğer milletler karşısında müthiş bir üstünlük sağlamalarına sebep olmuştur. Türkler atı kullanarak hareket kabiliyetlerini artırmışlardır. Böylece düşmanlanna karşı üstünlük sağlamışlardır. Diğer önemli faktör ise Türklerin demiri işlemesidir. Özellikle, demirin savaş aracı olarak kullanılması, Türklerin savaşlarda başarılı olmasında etkili olmuştur.(11) Türklerin gerek atı gerekse demiri savaş aracı olarak kullanması büyük bir coğrafyaya hakim olmalarına zemin hazırlamıştır. Özellikle Türk Cihan Hakimiyeti anlayışı, Türklerin dünyayı adil olarak yönetmesi ve gittiği her yere Türk‘ün adaletini götürme arzusu ile tarih boyunca Türkün kutlu sevdası olmuştur. Türk cihan hakimiyeti anlayışına göre Türk‘ün her gittiği yerde huzur ve adalet temin edilmiş olacaktı. İslamiyet’in Türkler tarafından kabul edilmesiyle birlikte Türk cihan hakimiyeti manevî bir kimlik bularak ilayı kelimetullahı yayma fonksiyonunu da üstlenmiştir. Bu kudsî amaç, Türklere büyük bir ülkü kazandırrrnştır(12) Bu ülkü ise, cihan devleti olma ülküsüdür.

 

Türk kültüründe bozkurt‘un manasını açıklamadan önce kısaca “tüz” kavramını da açıklamak faydalı olacaktır. Çünkü Orta Asya halklarının ve dolayısıyla Türklerin bazı hayvanları ve yırtıcı kuşları kutsal sayarak onları kendilerine sembol edinmelerinin sebepleri üzerinde şimdiye kadar çok durulmuştur(13).

 

Tarih boyunca Türk‘ün hayat felsefesi ve bu felsefenin yön verdiği günlük yaşayışı, bozkurt‘la yakından ilgili olmuştur. Çünkü manevî birlik, moral, tesanüt fikrini ifade eden hemen bütün efsane ve destanlarımızda bozkurt merkezî bir rol oynamıştır. Nesillerden nesillere, asırlardan asırlara aktarıla aktarıla nihayet yazı ile tespit edilebilmiş olan Türk destan ve efsaneleri tarihî bakımdan büyük bir ehemmiyeti haizdir. Türklüğün büyük ve renkli hayat macerasını gereği gibi kavrayabilmek için önce destan ve efsanelerdeki çeşitli motiflerin iyi değerlendirilmesi gerekir.(14)

 

Türklerin kurttan türedikleri hakkındaki inançlara kaynak teşkil eden metinlerin büyük bir kısmı Çin kaynaklarında yazılıdır. Destanlarda kurt, Türklerin atası olan delikanlıyı hem iki defa ölümden kurtarmakta hem de onun soyunun devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türk soyunun ölmezliği temin edilmiş olmaktadır.(15) Bir başka rivayette ise kuıttan türeme bir başbuğ Türkleri soğuktan kurtanp hayata kavuşturmaktadır. Türk soyunun imhadan kurtarılmasında ve devamında en büyük amil yine kurttur. Türklerin belli başlı bütün destanlannda bozkurt‘un merkezî bir rol oynadığı ve ata, rehber ve kurtancı fonksiyonları ifa ettiği görülüyor. Bu destanlar sözlü olarak Türkler arasında uzun zaman çok canlı olarak yaşadıktan sonra yazıya geçirilmiştir. Yazılı tarihin bulunmadığı zamanlarda destan ve efsanelerin birçok tarihî hakikatleri aksettirmek bakımından ne derece büyük önem taşıdığını belirtmeye gerek yoktur.

 

Destanlarda bir milletin manevî hayatı, düşünüşü ve hayat felsefesi gizlidir. 16 Destanlardaki her motif bir gerçeğin, bir inanışın sembollerle ifadesidir. Bu çerçevede bakıldığında bozkurt‘un Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milletinin duyuş ve inanışındaki rolü şu ana fonksiyonlarda toplanmaktadır:

 

1) Ata olarak Bozkurt
2) Rehber olarak Bozkurt
3) Kurtarıcı olarak Bozkurt

 

Bozkurt‘tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, kendine inanış emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlannda ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır.(17) Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin müşkül zamanlarında millet hayatında büyük tesiri olacak geniş şümullü hareketlere girişecekleri zamanlarda bozkurt onlara yol göstermekte ve eşi bulunmaz şekilde rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı’nda ve Kut dağı efsanesinde bozkurt millî bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk‘ün başı çok sıkıştığı zaman bozkurt‘un meydana çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki bozkurt manevî hir alemden Türk milletinin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıklan zaman ortaya çıkmakta ve yol göstermektedir. Türk mitolojisine baktığımızda bozkurt‘un Ergenekon, Kut Dağı, Oğuz Kağan destanlarında yol gösterme fonksiyonu da tamamen semboliktir. Milletin büyüme, yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken metotların işaretini destan maddî unsurlarla ifade etmektedir.

 

Bozkurt‘un kurtarıcı olarak destanlarda oynadığı rol bize bazı gerçekleri hatırlatmaktadır. Dişi bozkurt‘un düşmanların baskınından canlı olarak kurtulmuş olan son Türk‘ü kolları arasına alarak büyük denizin üzerinden aşırması ve böylelikle yeniden taarruza geçen düşmanın onu öldürmesini önlemesi de bir semboldür.

 

Bozkurt‘ta sembolize edilen fikir Türk birliğini sağlayan, onlann büyüyüp, gelişmesini temin eden bir fikirdir. Türkler bu fikre inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini korumakta, bu fîkirden aynldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları felaketlerden kurtaran da yine bozkurt olmaktadır.^” îçte burada bozkurt, Zelenin’in belirtmiş olduğu bir totem değil(19); bir fikir veya ideolojinin yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir. Çünkü totem olan hayvan veya eşyanın fonksiyonu ile Türk mitolojisindeki bozkurt‘un fonksiyonu birbirinden çok farklıdır. Totem olan hayvan veya eşya işlerliğini yitirdiği halde bozkurt‘un taşıdığı mana ve fikir telakkisi günümüze kadar gelmiştir. Bu hususları göz önüne aldıgımızda bozkurt‘u bir totem olarak değerlendiremeyiz.

 

Bu düşünce yalnızca destanlarla sınırlı kalmayıp günümüze kadar gelmiştir. Türklüğü büyük tehlikelerden kurtaracak olan, destanlardaki bu bozkuri’tur. Çünkü biliyoruz ki Türklüğün baçının darda kaldığı, neslinin yok edilmeye çalışıldığı zaman, onu kurtaran daima bozkurt olmuştur.(20)

 

Büyük hükümdarların doğumu daima olağanüstü olmuştur. Hükümdar anneleri doğumla alakalı olağanüstü rüyalar görmüşlerdir. Mesela Manas Han’ın karısı Kanıkey Hatun da bir gece çok güzel bir rüya görmüştü; rüyasında hemen yakınında bulunan çelik bir eğe görmüş, eğeyi alarak saklamış. Sabah rüyasını ülkenin tecrübe görmüşlerine anlatınca, herkes sevinmiş ve Kanıkey Hatuna şöyle demişlerdi:
“(Bu çocuk), gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak.”(21) Buna benzer olaylar bize kurdun totem değil, halkın örf ve adetlerinde, inançlarında ve rüyalarının yorumunda etkili olan bir sembol olduğunu gösteriyor.

 

Kırgızlarda cins ve güzel atlara da KökBörü (Gök kurt) adları verilirdi. Bunlar yiğitliğin ve mükemmelliğin sembolü olmuşlardı. Özellikle gök kurt ismi Türk atasözlerine de yerleşmiştir. Kurt, Türklerde kudret ve güçlülüğün bir timsali olmuştur. Bu husus bütün Türk boylarında atasözleri haline gelmiştir. Mesela Azerî atasözünde; “Kurt ile koyun, kıhç ile oyun olmaz” deyimi varken, Anadolu’daki Türkler ise “Kurtla koyun olmaz, ciğerle oyun olmaz” denmektedir.

 

Kurt‘un, belki de çok eski çağlarda Türklerin totemi olabileceği Bahaeddin Ögel’e göre bir ihtimaldir. GökTürk çağında kurt, bir totemden ziyade kutsal bir sembol haline gelmişti. Gök Türklerin kendi bayraklarının başına bir kurt heykeli koymalarının sebebi de bu idi. Kurt başlı sancaklar Gök Türk Devleti’nin yıkıhşından sonra da unutulmamıştı. Kağanlık verileceği zaman kurt başlı bir bayrakla bir davul vermeyi de unutmamışlardır. Bu husus, Türklerin Anadolu’ya gelişinden sonra da devam etmiştir.(22)

 

Türk kültüründe mana bulan bozkurt kavramıyla anlatılmak istenen, bir fikir birliği ve bir mana etrafında bütünleşmedir. Zira ilmî bilgiden veya Türk kültürünün gelişme çizgisinden yoksun olan kimseler, bu sembole gönül verenleri ise puta tapanlar olarak tanımlamakladırlar. Kendilerini çağdaş aydın olarak gören bu meyhane filezoflarına verilecek en güzel cevap kanımızca şudur: Başka milletlerin veya kültürlerin uşaklığını ve misyonerliğini yapacağınıza kendi kültürünüzün değer yargılarını öğrenin ve öğretin. Bunu yapmaya ilmî cesaretiniz de yoksa, yapanlara engel olmayınız. Ama unutmayınız ki başınız sıkıştığı zaman, sizi yılanlardan, akreplerden ve de ayılardan kurtaracak olan yine bozkurt‘tur.

 

DİPNOTLAR

1. Arık Remzı Oğuz: Türk înkılabı ve Milliyetçiliğimiz, Ankara, 1981, sh. 30
2. Ülken H. Ziya: “Kültür ve Medeniyet”; Türk Düşüncesi, sayı: 13, cilt: 3, 1954, sh. 8′
3. Kösoğlu Neuzat: Millı kültür ve Kimlik, îstanbul, 1992, sh. 31
4. Dinçer Nahid: Türkiye’de Kültür Buhranı Sebepleri ve Neticeleri, İstanbul, 1988, sh. 8
5. Güngör Erol: Tarihte Türkler, îstanbul, 1992, sh. 11
6. Güngör Erol: a.g.e., sh. 53
7. Ögel Bahaeddin: Türk Mitolojisi, Ankara, 1971, sh. 29
8. Ögel Bahaeddin: a.g.e, sh. 29
9. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 29
10. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 30-31
11. Kafesoğlu İbrahim: Türk Millî Kültürü, Istanbul, 1993, sh. 208-213
12. Turan Osman: Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü, c. 12 îstanbul, 1993, sh. 94-101
13. Zelenin, D.K.: “Sibirya’da Ongon Kültü”, Zik: Abdülkadir İnan, Belleten, Sayı: 23-24, Sh. 3-12
14. Deliorman Altan: “Bugünkü Man&sı ile Bozkurt“” Türk Kültürü, Sayı: 55, sh. 1
15. Deliorman Altan: a.g.m.., sh. 12
16. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 470
17. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 470-471
18. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 472-473
19. Zelenin D.K.: a.g.m., Sh. 312
20. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 45-46
21. Ögel Bahaeddin: a.g.e., sh. 49
22. Kafesoğlu İbrahim: a.g.e., sh. 320


DEDE KORKUT KİTABI’NDA KURT


Oğuz Türkleri’nin destani hikayeleri olan ve özgün adı ”KİTÂB-I DEDE KORKUT ALÂ LİSÂN-I TÂİFE-İ OĞUZAN” olan Dede Korkut Kitabı’nda (Türkler’in hemen hemen tüm destanlarında olduğu gibi) kurt yer almaktadır. Dede Korkut Kİtabı‘ndan kurt ile ilgili bölümlerin bazıları aşağıya alınmıştır:

 

KURT KÖKENİNDEN OLMA:

”… Azvay (azman ?) kurt enüği erkeğinden köküm var ! Ağca yünlü tümen (on bin) koyunun gezdürmeye !…”

 

BAYIRIN KURDUNA BENZEME:

”… Yengi (yeni) bayırın kurduna benzer idi yiğitlerim ! Yedi kişi ile kurulurdu, benim yayım !…”

 

ISSIZ YERİN KURDU GİBİ ULUMA:

”… Babası ile Yigenek, … İki hasret birbirine buluştular ! Issız yerin kurdu gibi uluştular !…”

 

KURT YÜZÜNÜN MÜBAREK OLMASI:

”… Kazan … Kurd yüzü mubarekdür ! Kurd ilen bir haberleşeyim dedi. Görelim Hânım, ne haberleşti:

 

Karangu (karanlık) akşam olanda, günü doğan !

 

Kar ile yağmur yağanda, er gibi duran !

 

Kara koç atlar görende, kişneşdüren !

 

Kızıl deve gördüğünde, bozlaşduran !

 

Ağca koyun gördüğünde, kuyruk çarpıp kamçılayan !

 

Arkasını vurup, berk ağılın kapısını söken !

 

Karma ögeç (2 yaşında koyun) semizin alıp tutan !

 

Kanlı kuyruk üzüp, çap çap yutan !

 

Avazı, kaba köpeklere kavga salan !

 

Çakmaklıca çobanları, dünle (gece) koyturan (yürüten) !

 

Ordumun haberin bilir misin, degil (de) manga (bana) !

 

Kara başım kurban olsun, kurdum sana !”

 

KURT İLE KOYUN :

”… Semiz koyun, aruk (zayıf) toklu bayırda kalsa, kurt gelip yemez idi ! Karaça Çoban’ın sapanının korkusundan !…”

DEVLET SİMGESİ OLARAK KURT
(TUĞ - BAYRAK - SANCAK)

Bayrak, Türkler’de devletin ve Türklüğün her şeyidir. Bağımsızlık, özgürlük bayrakla belirir. Uğur ve başarı ancak onun dalgalanışındadır. Atalarımız ve atalarımızın egemenliği, bayraklarının tepesinde oturan Bozkurt simgesi ile hatırlanırdı.

 

Eski Türkler’in hem tuğları, hem bayrakları vardı. Tuğ ile bayrak ayrı şeylerdir. Tuğ dört bölümden oluşur: Süslenmiş tuğ direği; direğin başına bağlanmış at kuyrukları; tuğ başı (direğin başına konulur ve kuyrukların bağ yerini gizlerdi); tuğ başının üzerine konulan kurt başı. Tuğ, devletin ve bağımsızlığın simgesidir ve daha çok resmidir. Bayrak ise köklerini dinden alır. Eskiden bayraklar şimdiki gibi birer simge değil idiler. Türkler savaşta, barışta ve törenlerde değişik renklerde bayraklar kullanırlardı. Bu renklerin de ayrı anlamları vardı.

 

Eski Türkler’in bayraklarında ve tuğ başlarında bir Bozkurt bulunurdu. Çinliler’in de dediği gibi Türkler, Bozkurt‘tan türediklerine inanırlardı. İlk ve kutsal atalarını unutmadıklarının göstermek için de, devlet sembollerinin başlarına, Türk özgürlük ve bağımsızlığının belirtisi olarak, bir kurt başı koyarlardı. Çin kaynaklarında, GökTürk bayraklarının başında alem olarak bir kurt başı olduğu kayıtlıdır. Baykal Gölü’nün batısında, GökTürk çağından kalma kaya resimlerinde, ellerinde uzun sırıklar üzerine asılmış bayraklar taşıyan atlılar tasvir edilmiştir.

 

Kurt, güçlü ve dayanıklı bir hayvandır. Bundan ötürü de Türk boyları arasında kudretin simgesi olmuştur. Hatta Türkler, Gök Börü Sultanım diyerek, kendi hükümdarlarının gücünü ve kudretini dile getirirlerdi. Benzer bir biçimde, büyük bahadırların gözleri kurda benzetilirdi. En keskin oklar için Kurt Dili deyimi kullanılırdı.

 

Eski Türkler’de tuğ, bayrak ve davul bağımsızlığın simgesi idi. Kağan tuğları dokuz tane olurdu. Kağanlar, atadıkları han, beğ ve yabgulara da rütbelerine göre belli sayıda tuğ verirlerdi; ama 9 tuğ ancak kağana özgüydü. Bu gelenek Hunlar’dan Osmanlılar’a değin aynen devam etmiştir.

 

Altın kurt başlı sancak egemenliğin ve hükümdarlığın simgesi olduğu için, bir kağan ya da hanın altın kurt başlı sancağının olması, onun bağımsızlığının belirtisi idi. Bugünde Bozkurt, aynı şekilde Türk bağımsızlık ve özgürlüğünün simgesidir. Mesela Çin hükümdarları, Türkler’i bölmek ve iç savaşa sürüklemek istediklerinde, devlete başkaldırmasını istedikleri yöneticilere altın kurt başlı sancak gönderirlerdi. Örnek olarak, 582 yılında Çin imparatoru Wen-ti, yabgu Tardu’ya kurt başlı sancak göndererek onu kağan olarak tanıdığını belirtmiş ve böylece devlete başkaldırmasını sağlayacağını düşünmüştü.

 

Türkler’in kutlu devlet merkezi Ötüken’de bulunan Kök Türk orduları başkomutanı ve Kök Türk kağanı Bilge Kağan’ın kardeşi olan Köl Tigin’e ait Köl Tigin Anıtı’nda da Bozkurt‘u bir devlet simgesi olarak görürüz. Son yapılan kazılarda, Köl Tigin Anıtı’nda Bozkurt başlı motiflere rastlanmıştır. Üstelik bu Bozkurt başlı motifler bir değil iki tanedir.

 

Köl Tigin Yazıtı’nın doğu bölümünde, yazıların üstünde, kubbeyi andıran ayakları tepede birleşmiş durumda, kurt biçimindeki başları ile kenarlardan aşağıya sarkan tasvirler vardır. Bu motifler, araştırmacılarca Kurt Başlı Ejderler olarak adlandırılmaktadır. Her iki kenardan aşağı sarkan kurt başlarının ağzında yuvarlak kabartmalı birer şekil vardır. Bu yuvarlak şekillerin, Ay ile Güneş’i temsil ettikleri kabul edilmektedir. Bu iki kurt başlı tasvirin ortasına da Kök Türk Kağanlığı’nın damgası işlenmiştir. Aynı damga, Bilge Kağan‘ın anıtında da vardır. Bilge Kağan ile Köl Tigin‘in mezarlarındaki bu damga, Bozkurt soyundan gelen kağanların geleneksel damgasıdır. Bu damga ve kurt başlı motifleri yazıtlara, Yollug Tigin işlemiştir. Bilge Kağan ve Köl Tigin yazıtlarında yer alan ve bilginlerce kurt başlı ejder olarak tanımlanan bu motifler, Yrd.Doç.Dr. Cengiz Alyılmaz tarafından incelenmiş ve bu motiflerin, kurttan süt emen çocukların tasviri olduğu belirlenmiştir ki tasvir bu konusu ile açıkça Bozkurt Destanı’nı resmetmektedir (tıpkı Bugut Anıtı’nda olduğu gibi).

 

Kızılda-Naga-Ragah adlı yerde bulunan Kök Türk ya da Uygur döneminden kalma duvar resminde, kağan bayrağını taşıyan alpın elinde kurt başlı bir sancak vardır. Ayrıca bu resimdeki alpın börkünde, yukarıda değinilen Köl Tigin Anıtı’ndaki kurt başlı motiflerin bir benzeri bulunmaktadır. Bu duvar resmindeki kurt başlı bayraklara başka yerlerde de rastlanmaktadır.

 

Köl Tigin Yazıtı’nda bulunan ve devlet arması niteliğindeki kurt başlı tasvirler, Uygurlar’ın Bilge Kağan’ı adına dikilen ve Alp Baga Inançu Tarkan’ın eseri olan yazıtın üzerinde de bulunmaktadır. Tabgaç Türkleri’nin mezarlarında da görülen bu kurt başlı motifler, 6-8.yy.lar arasında yapılmış olan bir Kırgız kurganında, taş levha üstüne işlenmiş olarak yer almaktadır ki, Kırgız kurganındaki motif, Köl Tigin Anıtı’ndaki kurt başlı motife çok benzemektedir.

 

Bu motiflerde görülen kurt başı tasviri, Türk kağanlığını kuran Aşına (Bozkurt) soyunun ilk atası olan ve Bozkurt Destanı’nda yer alan kurdun anısıdır. Bu yüzden Bozkurt Destanı, Türk destanları arasında önemli bir yer tutmaktadır.

 

Eski Türk devletlerinin bayrak, sancak, tuğ ve anıtlarında görülen kurt tasvirleri, yine Eski Türkler’den kalma resimler ve Bozkurt Destanı ile birlikte düşünüldüğünde, devlet simgesi olarak Bozkurt‘un kullanılmasının nedenleri ortaya çıkmaktadır. Çünkü Bozkurt, Türk milletinin özgürlüğünün simgesi olduğu gibi, Türk devletinin de bağımsızlık ve egemenliğinin simgesidir.


Nihal Atsız’dan Bozkurt’la İlgili Bir Makale: “Milli Semboller”


Millet halinde yaşamanın şartlarından biri de milli sembollere saygı göstermektir. İnsan, medenileştiği oranda hürriyetlerinden bir bölümünü fedaya ve bazı kaidelere saygı göstermeye mecburdur. Medeni insan, hayvan gibi rasgele yerde uzanıp uyuyamaz. Her istediği zaman bağıramaz veya Türkü söyleyemez. Her istediği şeyi her zaman ve her yerde yapamaz.

 

Medeni insan milletçe kutlu sayılan canlı veya cansız varlıklara da saygılı davranır. Kutlu sayılan nesneler bayrak gibi, arma gibi, milli marş gibi, şeref namus gibi şeylerdir. Hayvan için bütün bezler, bu arada bayrak da değersiz bir şeydir. Çünkü yenmez. Şeref ve namus diye bir duygu veya içgüdünün hayvanda bulunmasına imkan yoktur. Hayvan milli sembolü de bilmez. Çünkü hem millet değildir, hem de milli sembol onun için taş ve ağaç gibisinden herhangi bir nesnedir.

 

Milleti millet yapan kaidelerin içinde milli semboller de bulunduğu için bir milleti yıkmak isteyenler onun milli sembollerine de hücum ederler. Bir toplumun milli sembolleri olmadı mı artık sürüleşmiş demektir. Bilginlerine, profesörlerine ve her şeyine rağmen onun koyun sürüsünden veya karınca yuvasından farkı yoktur. Milli sembollere saldıranlara dikkat edilmelidir. Bunu cehalet veya hamakatlerinden mi, yoksa gizli maksatlarından mı yapıyorlar?

 

Milli sembol olan Oğuz Han’a dil uzatıldı mı, biliniz ki, o, bilerek veya bilmeyerek düşman için çalışıyor demektir. Milli sembol olan Bozkurt‘a köpek diyenler için de durum aynıdır. Üstelik onlar aynada kendilerini görmektedir.

 

13 NİSAN 1974
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

Oğuz Kağan'ın Türklük Duası

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | TÜRKLÜK ABİDELERİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
ULU TANRI !.
GÜZEL TANRI !.
GÖK TANRI !.
Sen Türk'ü Türk yurtlarını koru !..

Düşman şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !

ULU TANRI !.

 

Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın !

 

ULU TANRI !.

Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen öldür !

TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver! Zeka ve çalışma; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl! TANRI, TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı! TÜRK budunu: Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın!

ULU TANRI !.

Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !

GÜZEL TANRI !.

Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK'e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et !

AMAN TANRI !.

TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın!

Acunu ( Dünyayı ) Yaratan Yüce Tanrı !.

TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI, TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret!

TANRI !.


TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak !

YÜCE ALLAH TÜRK'Ü KORUSUN !..

İstiklâl Savaşı

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | CUMHURİYET TARİHİ | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)

Anadolu'daki millî uyanış, Samsun, Sivas, Erzurum ve Trabzon bölgeleriyle, buralara komşu yerlerde mutlak bir otorite ile teçhiz edildi. Galip devletlerin bu bölgelerdeki şikâyetlerine yol açan asayişsizliklere bir son verilmesi, ordu teşkilatının dağıtılması ve silahların toplanması gibi hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevlendirilerek "ordu müfettişliği"ne tayin edilen Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışıyla (19 Mayıs 1919), millî uyanış, düzenli bir direnişe dönüşme şansına kavuştu. Mustafa Kemal'in icraatı, bir müddet sonra, İtilaf devletlerinin tedirginliğine yol açarak, kendisinin geri çağırılması için, Bâbıâli'yi harekete geçirdi. İstanbul'dan yapılan baskılar neticesinde askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa, "sîne-i millete" döndüğünü bildirerek, Anadolu'daki millî direnişi düzenlemeye devam etti. Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) kongreleri tertiplendi. Özellikle millî sınırlar içinde vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği, yabancı işgal ve tecavüzlere karşı milletin direnme hakkı bulunduğu, merkezî hükümetin aczi halinde, Anadolu'da geçici bir hükümetin kurulması gibi önemli kararlar alınarak ilan edildi. Millî direniş cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında bir arada toplandı. Mustafa Kemal, bu kongre ve cemiyetlerin başkanlığına seçilerek, liderlik rolünü kabul ettirdi. Anadolu'da gelişen millî hareket, galip devletlerin kontrolündeki İstanbul hükümetinin sevkiyle sahneye çıkartılan Anzavur Paşa kumandasındaki Kuvâ-yi İnzbâtiyye adlı kuvvetlerle ezilmek istendi. Başarısızlık, Damad Ferid hükümetinin istifası ile sonuçlandı ve Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu (2 Ekim 1919). Millî direniş hareketiyle irtibat ve görüşmeyi gerekli gören yeni hükümet, Amasya'da Mustafa Kemal ile görüşmelere girişir. Bu görüşmede özellikle, yeni seçimlerle ilgili bazı kararlar alınır (Amasya Mülâkatı, 22 Ekim 1919). Ancak yeni meclisin İstanbul'da toplanmasının, güvenlik sebebiyle mahzurlu olduğunun tesbiti, ileri görüşlülük arz eden bir önem taşımaktadır. Bu arada Sivas'ta yapılan bir toplantıda, millî hareketin sevk ve idaresini yürüten Heyet-i Temsiliyye'nin, bundan böyle Ankara'da faaliyet göstermesine karar verildi (29 Kasım 1919). Millî gaye ve hedefleri ve millî sınırları belirleyen bir belge (Mîsak-ı Millî) hazırlanarak ilan edildi. Her şeye rağmen yine İstanbul'da toplanan meclis (12 Ocak 1920), bu millî yemini resmen kabul ve bütün dünyaya ilan ederek tarihî bir görevi yerine getirmiş oldu (17 Şubat 1920). Bunun üzerine, Batıda Yunan kuvvetleri taarruza geçerek işgal bölgelerini genişletmeye, Doğuda Ermeniler, kanlı tecavüzlerini arttırmaya başladılar. İstanbul'daki işgal kuvvetleriyse, resmî dairelere zorla girerek, şehre bir daha el koydular (16 Mart 1920). Meclis dağıldı, kaçan milletvekilleri Ankara'ya gittiler. Damad Ferid'in tekrar sadarete getirilmesiyle, bu tecavüzler tekemmül etti (5 Nisan 1920). Yeni hükümet, çaresizliğini, Mustafa Kemal Paşa'yı askerlikten tard ve idam cezasına mahkûm etmekle gösterdi (11 Mayıs 1920).

Barış antlaşması için yapılan görüşmeler ise, Paris'te devam etmekteydi. Müttefiklerin hazırladıkları barış, Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen parçalamakta, geriye kalan Türklere, küçük bir toprak parçasını bile çok görmekteydi. Batı Anadolu'da Yunan işgali, Bizans hayallerini gerçekleştirerek boyutlar alarak bir ilhaka dönüşürken, bütün Trakya, Yunanistan'a bırakılıyordu. Doğuda bir Ermenistan kurulması öngörülüyor, güney ve güneybatıda Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluşturuluyordu. Boğazlar bölgesi, özel ve müstakil bir idareye bırakılmaktaydı. Doğudaki Kürtlerin, antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra, ayrı bir devlet kurmak istemeleri halinde, buna, İngiliz mandaterliğinde olmak kaydıyla izin verilmesi karar altına alınıyordu. Bu gibi şartlarıyla gerçek bir ölüm fermanı olan bu barış antlaşması, 22 Temmuz 1922'de toplanan Saltanat Şûrâsı'nda görüşüldü. Müttefiklerin, İstanbul'u Yunan işgaline terk edecekleri tehditleri ve genel ümitsizlik hali içinde, barış antlaşmasının Osmanlı delegeleri tarafından imzalanmasına (10 Ağustos 1920, Paris/Sevr Antlaşması) razı olundu. Ancak padişah tarafından tasdik olunmadı. Antlaşmayı, sadece Yunanistan parlamentosu tasdik etti. Barış antlaşmasına rağmen Yunanlılar, Batı Anadolu'daki ileri harekât ve işgallerine kanlı bir şekilde devam ettiler. 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos'taki tarihî toplantısında, Sevr Antlaşmasını kabul eden Saltanat Şûrâsı âzalarını ve antlaşmaya imza koyan delegeleri "vatan haini" olarak ilan etti ve antlaşmayı tanımadığını bütün dünyaya bildirdi. Doğuda Ermenilerin tecavüzleri, Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki kuvvetlerle önlenmeye; batıdaki Yunan ilerlemeleri, dağınık millî güçlerin birleştirilmesi ve nizamî bir ordu kurulması faaliyetleriyle kuvvet bulacak olan Batı Cephesi Kumandanlığı'nın teşkili ile (Ali Fuad Cebesoy, İsmet İnönü) durdurulmaya çalışıldı. Ermenilerle sürdürülen savaş, nihayet zaferle sonuçlandırıldı. Yapılan Gümrü Antlaşması'yla (2/3 Aralık 1920), "Doksanüç Harbi" kayıpları geri alınarak, Ermeni hayallerine bir son verildi. Sovyetlerle yapılan dostluk antlaşmasıyla (16 Mart 1921) Ankara hükümeti, durumunu kuvvetlendirdi. Müttefiklerin, barış şartlarını hafifletme teşebbüsleri belirmeye başladı. Bu doğrultuda toplanan Londra Konferansı (Şubat 1921), Anadolu için söz söyleme hakkının Ankara hükümetinde olduğunun kabullenilmesi yolunda önemli bir adım sayılır. O sırada Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan II. İnönü zaferi, milletin "makûs talihi"nin de değişmekte olduğunun da işareti olarak kabul edilir (31 Mart 1921. Anadolu'nun kurtuluşuna gidecek olan yolun, Yunan kuvvetlerinin denize dökülmesiyle açılacağı, artık anlaşılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa idaresindeki Sakarya Meydan Savaşı (3 Eylül 1921), Ankara'ya kadar yaklaşan Yunan kuvvetlerine ağır bir darbe vurdu. Zafer, Fransa ile müstakil bir barış yapılmasını sağladı (20 Eylül 1921). Sevr, yırtılmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın "başkumandanlık" yetkileriyle donatılmış olarak, son hesaplaşmaya hazırladığı millî kuvvetler, nihayet, "Büyük Taarruz"u başlattılar (27 Ağustos 1922). 30 Ağustos'ta Yunan kuvvetleri, ağır bir mağlûbiyete uğratılarak dağıtıldı ve Yunan başkumandanı esir alındı. Türk kuvvetleri, büyük bir zafer kazanarak, Batı Anadolu'yu, Yunan işgal kuvvetlerinden temizleyip, İzmir'e girdiler (9 Eylül 1922). Büyük zafer, İstanbul'da helecanla takip edildi ve pek çokları için beklenmedik bir gelişme olarak şaşkınlıkla karşılandı. Yunan kuvvetlerinin imhası, Yunanistan'ın arkasındaki esas güç olan İngiltere'yi harekete geçirmiş ve ateşkes için başvurular artmaya başlamıştı. Mudanya Mütarekesi, fazla bir zorlukla karşılaşılmadan, Anadolu ve Trakya'nın boşaltılması neticesini temin etti (11 Ekim 1922). Düşman askerleri, geldikleri gibi çekilip gitmeye başladılar.

Son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa'nın, Ankara hükümetiyle barışma teşebbüsleri, kabul görmedi. Müttefiklerin, Lozan'da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükümetini de davet etmiş olmaları ve bunu kabul eden Tevfik Paşa'nın bu istikametteki faaliyetleri, Ankara'da infialle karşılandı ve bazı acil ve tarihî kararların alınmasını kaçınılmaz kıldı. Bu konudaki tartışmalar, saltanat müessesesinin varlığı üzerinde yoğunluk kazanarak, nihayet 1 Kasım 1922'de saltanat ilga edildi. Tevfik Paşa, istifa etti (4 Kasım 1922). Sultan Vahideddin, yeni bir sadrazam tayin etmemekle, Ankara hükümetinin kararına boyun eğmiş oldu ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldı. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini derhal hal ve ıskat edip, Abdülmecid Efendi'yi halife seçti (16 Kasım 1922). Lozan Barış Antlaşması (25 Temmuz 1923) ile İstiklâl Savaşı başarı ve zaferle sona erdirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923) ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın reisicumhur seçilmesiyle yeni devlet, merkezi Ankara olan (13 Kasım 1923) bir Cumhuriyet haline geldiği gibi, girişilecek köklü reformlar cümlesinden olarak, hilâfet müessesesinin ilgası lüzumlu görüldüğünden, bu tarihî müesseseye son verilerek (3 Mayıs 1924), son halife Abdülmecid Efendi ve bütün Osmanlı hânedanı mensupları da yurdu terke mecbur edildiler.

Kaynak: Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Cilt 1, s. 124-135
Ekmeleddin İhsanoğlu (Ed.), IRCICA, İstanbul 1994

 

I. Dünya Savaşı

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | 1 DÜNYA SAVAŞI | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
İtalyan ve özellikle Balkan savaşları, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliği, bütün dehşetiyle ortaya koydu. Siyasî yönden yalnızlığa itilmiş olmak, büyük bir tehlike olarak, hemen Balkan savaşları akabinde tekrar ortaya çıkartılan "Ermeni meselesi", dolayısıyla "reformu" ile belirdi. Bu, artık sıranın Anadolu'nun parçalanmasına gelmesi demekti. Rusya'nın tazyiki, İngiliz ve Fransızların da iştirakleriyle, Ayastefanos'un 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırıldı. Ermenilerle meskûn olan altı vilâyetin (Vilâyât-ı sitte) iki gruba ayrılması (birinci grup: Erzurum, Trabzon, Sivas; ikinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbekir), başlarına iki yabancı umumî müfettiş tayini ve bunlara valiler dahil bütün memurların tayin ve azil haklarının tanınması; Kürt Hamidiye Alaylarının ilgası, Ermenice'nin, Kürtçe ve Türkçe ile yan yana kullanılması, dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman çoğunluğa kıyasla genelde, küçük bir nüfus oluşturan Ermenilere eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi, bölgenin denetiminin elden çıkması demekti. Bu durum, Rusya ile yapılan ikili antlaşma ("Muamele", 8 Şubat 1914) gereği devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece "Ermeni reformu" nihayet başarıya ulaşmış, uzun zaman sürüncemede bırakılan Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla ilgili hükümleri, hayata intikal ile tahakkuk etmiştir. Ermeni reformunun tatbik safhasında, Cihan Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) patladı. 1914 senesi içinde Almanya'ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa gözü kapalı olarak girilmesinde, Ermeni meselesinin katettiği bu hayatî gelişmenin önemli bir âmil (etken) olduğu kesindir. İngiltere ve Fransa'ya yapılan yakınlaşma ve acil istikraz (borçlanma) teşebbüslerinden ümit kesilmesi ve devam eden siyasî yöndeki yalnızlık, "Şark'a doğru yayılma" politikasında menfaat istikameti bulunan Almanya'ya yaklaşılmasından başka bir tercihe yer bırakmamaktaydı. Mağlup ordu, Doksanüç Bozgunu sonrasında olduğu gibi, yine Alman askerî heyetleri ile düzenlenmek istendi. General Liman von Sanders başkanlığında gelen (14 Aralık 1913) ve sayıları kısa zamanda -Golç Paşa'nın da iştirakiyle- artacak olan Alman askerî heyeti, göreve başladı. Von Sanders'in İstanbul'da bulunan Birinci Ordu'nun kumandanlığına getirilmesine Rusya karşı çıktığı gibi, diğer iki büyük devlet de hoşnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Bu baskılar sonucu Von Sanders görevinden alınarak, "genel müfettiş" sıfatıyla ordu tensikatına memur edildi ve donanmanın ıslahı için bir İngiliz, jandarma teşkilatının düzenlenmesi için de bir Fransız generalinin hizmete alınması, ortaya çıkan krizi yatıştırdıysa da, siyasî havayı yumuşatamadı. Bir müddetin sonra genel harbin çıkması (Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanı, 1 Ağustos 1914), İttihat ve Terakkî diktasının Almanya saplantısını gözler önüne serdi. Devletin geleceğinin Almanya'nın zaferiyle sağlanabileceğini, İtilaf devletlerinin galibiyetinin ise, artık yalnızca, İmparatorluğun elinde  kalan Arap topraklarının kaybıyla değil, Anadolu'nun da paylaşılmasıyla neticeleneceğini gören İttihat ve Terakkî liderleri, bir müddet tarafsız kalıp gelişmeleri izleyerek en uygun seçimi yapma yerine, Alman harp gücü ve propagandasının etkisiyle kısa zamanda gerçekleşeceğine inandıkları Alman zaferine geç kalmamak için, savaşa katılmakta acele ettiler. Bu anlamda, kendileriyle aynı fikri paylaşmayan veya biraz daha bekleme ve aklıselim tavsiye edenlere de söz hakkı tanımadılar.

Devleti savaşa götüren yolun ilk safhası, Almanya ile akdolunan bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti. Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanından bir gün sonra, 2 Ağustos 1914'te imzalanan antlaşmanın müzakerelerine 26 Temmuz'da başlanmış bulunuyordu. Antlaşma, sadrazam ve Hariciye Nazırı Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil beyler tarafından hazırlandı. Bu gelişme, o sıralarda böyle bir ittifaka taraftar görünmeyen Cemal Paşa'dan gizli tutulduğu gibi, diğer vekillerin ve bizzat padişahın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaşmanın 2. maddesi, Almanya ile Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti'nin de katılmasını öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali, bir gün önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu. 3. madde, böyle bir gelişme halinde, Osmanlı kuvvetlerini Alman askerî heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. Antlaşmada, savaşın zaferle sona erdirilmesi durumunda Osmanlı Devleti'nin elde edeceği müşahhas menfaatlerin neler olacağı hususu, sükût ile geçiştirilmekteydi. Akdeniz'de dolaşan Göben ve Breslau adlı iki Alman gemisinin, İngilizlerin takibinden kaçmak bahanesiyle, Çanakkale Boğazı'na yönelmeleri ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914), devletin savaşa fiilen itilmesinde önemli bir gelişme oldu. Gemilerin kabulüyle oluşan kriz, bunların kâğıt üzerinde satın alınmaları ve isimlerinin değiştirilmesiyle geçiştirilmek istendiyse de, Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması, müttefikleri teskin etmedi.

Bâbıâli'nin genel harp durumundan istifade ile attığı diğer önemli bir adım, kapitülasyonların kaldırılmasını ilan oldu (1 Ekim'den geçerli olmak kaydıyla, 9 Eylül 1914). İlgili devletler, şartlar gereği, durumu kabullenmek mecburiyetinde kaldılarsa da, en şiddetli tepkinin "müttefik" Almanya'dan gelmesi hayretle gözlendiği halde, bir uyarı olarak telakki edilmedi.

Genel savaşın Alman-Fransız cephesinde, Alman ileri harekâtının durdurulmasına karşılık, Rus cephesinde serî ve parlak zaferlerle devam etmekte olması, İttihatçılara büyük ümitler vermekte ve hayaller kurdurtmaktaydı. Yenilen ve ihtilal karışıklıkları içinde dağılma belirtileri gösteren Rusya'nın elindeki Türk illerini, panturanist bir siyaset takibiyle bir araya getirme, çökmekte olan imparatorluğun, yeni bir coğrafyada devam ve ihyası olarak görülmeye başlandı. "Yavuz" ve "Midilli"nin de dahil oldukları Osmanlı filosunun, Alman amirali kumandasında Karadeniz'e açılması ve Enver-Talat-Cemal üçlüsü ve Alman genelkurmayının düzenledikleri bir planla, Rus limanlarına ani bir saldırı tertipleyip topa tutmaları (29 Ekim 1914), Osmanlı Devleti'nin bir oldubittiyle savaşa sokulmasıyla sonuçlandı. Padişah ve sadrazam dahil olmak üzere hükümetin de bilgisi dışında cereyan eden bu olay, şaşkınlığa sebep oldu. Müttefiklerse, Osmanlı Devleti'ne savaş ilanıyla karşılık verdiler (Rusya 3 Kasım, İngiltere ve Fransa 5 Kasım). 11 Kasım'da mukabil savaş ilanında bulunan Osmanlı Devleti, 14 Kasım'da "cihâd-ı ekber" ilan ederek, bütün Müslümanları din savaşına davet etti. Ancak, müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslüman'ın, direnişe geçip ayaklanacakları büyük olaylar tahakkuk etmediği gibi, imparatorluk dahilinde yaşayan Arap ahalinin bile dinî hissiyatı, İngilizler tarafından, önceden, daha kuvvetli bir şekilde siyasî ve maddî kutuplara celbedilmiş olduğundan, hiçbir etkisi görülmedi. Bilakis, bunlarla ve müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl oldu. İngiltere, Arapları isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederken, denetimi altında tuttuğu Mısır'ın da, Osmanlı Devleti ile mevcut hukukî bağlılığına bir son vererek, burasını İngiliz hakimiyetinde bir "krallık" haline getirdi (18 Aralık 1914).

Cihan Harbi'nde Osmanlı Orduları; Rus, Irak, Filistin-Suriye, Sînâ-Mısır, Arabistan, Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde savaşmak zorunda kaldı. Kuvvetlerini, genelde Almanların görüşleri, onların harp hedefleri ve cephe sıkışıklıklarını gidermek doğrultusunda kullandı. Sırf Alman cephesini rahatlatmak uğruna ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın Rus cephesi açıldı ve Enver Paşa kumandasında, teçhizatı noksan kuvvetlerin, Sarıkamış felâketinde 90 000 askerin feda edilmesiyle sona erdi (Kasım-Aralık 1914). İngiliz cephesini oluşturan Mısır üzerine, Cemal Paşa'nın kumandasında yapılan Süveyş Kanalı harekâtı (27 Temmuz 1916'da Albay von Kres komutasında yapılan ikinci Kanal harekâtı gibi), aynı anlamda, millî harp hedeflerine hizmet etmeyen bir macera, gereksiz can kayıpları ile dolu bir fiyasko olarak kaldı (Ocak-Şubat 1915). Aynı tarihte müttefikler, Çanakkale Boğazı'nı donanma harekâtıyla yarıp İstanbul'u ele geçirerek Osmanlı Devleti'ni saf dışı etmek ve acil yardım bekleyen Rusya'nın imdadına yetişmek üzere harekete geçtiler (Ocak 1915). Muazzam donanmanın, deniz yolunu açamaması ve hezimeti üzerine (18 Mart 1915), savaş, kara harplerine dönüştü ve yüzbinlerce askerin boğazlaşması biçiminde, çok kanlı bir şekilde cereyan etti. Müttefikler, büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar sayesinde burada da ağır mağlûbiyete uğratıldılar. (Bkz. Çanakkale Zaferi) Rus cephesinde Sarıkamış felâketiyle oluşan zâfiyetin daha büyük boyutlarda yol açtığı, bölgedeki Ermeni nüfusa karşı mevcut olmayan güven meselesi, müttefiklerin Çanakkale Boğazı'na yaptıkları büyük saldırı esnasında, bütün vehameti ile ortaya çıktı. Bölge Ermenilerinin daha 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı arefelerinde tesbit edilen, düşmanla işbirliğini önlemek ve düşmana karşı bölge güvenliği açısından zorunlu bir tedbir olarak, daha iç bölgelere nakledilmesi hususu tekrar gündeme geldi (27 Mayıs 1915). Rus işgaline uğramaya başlayan bölgelerde, Ermeni ahalinin, Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerle sürdürdükleri katliâm, bölgede oturan Müslüman ahali ile bir "sivil savaş" haline dönüştü. Müslüman ve Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin, zayi olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılagelen mübalağalı Ermeni nüfusundan çok daha fazla oranda bir Müslüman nüfusun katline ve kaybına yol açtığı ise dikkatlerden özenle kaçırılır ve sözü edilmez.

Hicaz ve Necid emîrlerinin İngilizlerin yanında yer almaları ve isyan ederek silahlı eylemler girişmeleri, Hicaz ve Mekke'nin kaybına yol açtı (1916). Yalnız, Medine, Fahri Paşa tarafından, harp sonuna (Ocak 1919) kadar, İngiliz ve Araplara karşı savunuldu. Irak ve Suriye cephelerinde, Alman birliklerinin de gönderilmesiyle takviye edilmiş olarak Yıldırım Orduları Grubu teşkil edildi (Mayıs 1917). Ancak, Irak, Suriye ve Filistin bölgelerindeki kayıpların telâfi edilemeyeceği ve çöküntünün önlenemeyeceği anlaşıldığından, Sadrazam Said Halim Paşa'nın istifası kabul edilerek yerine Talat Paşa geçti (3 Şubat 1917). 1917 senesi, genel savaşın gidişatını etkileyen iki önemli gelişmeye sahne oldu: Rusya'da komünist ihtilali patladı ve Amerika Birleşik Devletleri, bilfiil müttefiklerin yanında savaşa iştirak etti (Almanya'ya savaş ilanı, 6 Nisan 1917). Rus ihtilali, bu ülkenin cephelerdeki perişanlığını daha da arttırdı ve Rusya'da Çarlık idaresine bir son verdi. Komünistlerin barışa hazır olmaları üzerine yapılan Brest-Litovsk Antlaşması'yla (3 Mart 1918) Rus Savaşı, resmen sona erdi. Ancak, Doğu Anadolu cephesinde, yapılan barış gereği iadesi gereken, "Doksanüç bozgunu" kaybı olan Batum-Ardahan-Kars (elviye-i selâse) gibi yerlerin ele geçirilmesi söz konusu olduğundan, Ermeni ağırlıklı saldırılarla mücadeleye devam edildi ve nihayet bu yerler ele geçirildi. Kafkaslar'da Ermenistan, Gürcistan ve Âzerbaycan adlı üç cumhuriyet oluştu. Ancak buralar, kısa bir müddet sonra, Komünist idarenin eline düştü ve Sovyet Çarlığı'na bağlandı.

Mütareke ve Barış: Batış Yılları

Sultan Reşad'ın ölümü üzerine (3 Temmuz 1918) son Osmanlı padişahı olacak VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922), felâketli bir dönemde tahta çıktı. Artık İstanbul semalarında düşman uçakları uçabilmekte ve şehre bombalarını atabilmekteydi. Filistin-Suriye ve Irak cepheleri çökmüş, Bağdat (11 Mart 1917), Kudüs (18 Aralık 1917), Şam (1 Ekim 1918), Halep İngilizlerin; Beyrut (6 Ekim 1917), Trablusşam, İskenderun (14 Ekim 1917) Fransızların eline geçmişti. 1918 yılında devam eden askerî harekât, durumu daha da ümitsizleştirmiş, idarî ve ekonomik yapı ise artık tamamen yıkılmıştı. Nihayet Bulgarların harpten çekilmek zorunda kalmaları, genel çöküntüyü daha da hızlandırdı. Batı cephesindeki ağır yenilgiler ve içte beliren ihtilal karışıklıkları üzerine Almanya ve dağılan Avusturya-Macaristan da mütarekeye yanaştı (3-4 Kasım 1918). Sadrazam Talat Paşa, Osmanlı Devleti için de mütareke yollarını açabilmek amacıyla istifa etmiş (8 Ekim 1918) ve yerine Cihan Savaşı'na girilmesine taraftar olmayan Ahmed İzzet Paşa hükümeti kurulmuştu (19 Ekim 1918). Böylece İttihat ve Terakkî hakimiyeti sona ermekteydi. Kısa bir müzakereden sonra dikte ettirilen mütareke, Osmanlı Devleti'nin mutlak yenilgisini belgeledi. Osmanlı Devleti'nin müstakil bir devlet olarak, artık ayakta kalamayacağının ve yapılacak barışın da, harp içinde müttefikler arasında yapılan bütün bölüşme plan ve antlaşmalarına (Sykes-Picot Antlaşması, 1916) uygun olarak, ne kadar ağır şartlar ihtiva edeceğinin bir işareti oldu.

Mondros Mütarekesi hükümlerinin yerine getirilmesi, memleketin tüm mevcut ve muhtevasıyla, galiplere tesliminden başka bir anlam taşımaz. Alman subay ve askerleri, tahliye olunur. Bütün müstahkem mevkiler teslim edilir. Ordular dağıtılır. Liman von Sanders, kumandanı olduğu Yıldırım Orduları Grubunu, Çanakkale kara savaşlarında ismini duyuran, Doğu'da Ruslara karşı zafer kazanan, harbin gidişatını tenkitçi bir gözle yakından takip etmiş bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya teslim ederek ayrılır. Mustafa Kemal Paşa, ağır mütareke hükümlerine karşı ilk açık tepkilerini dile getirir ve Sadrazam İzzet Paşa'yı bu yönde uyarır. Yıldırım Orduları Grubu'nun da ilgası üzerine, İzzet Paşa'nın isteğine uyarak İstanbul'a gelir. Aynı gün, büyük bir düşman donanması da, Dolmabahçe önlerinde demir atar ve şehri işgal eder (13 Kasım 1918). Bu arada, mütarekeden sonra İzzet Paşa da istifa etmiş (8 Kasım 1918) ve yerini Tevfik Paşa sadaretindeki hükümete bırakmıştır. Mütarekeden sonra yurt içinde başlayan siyasî kaynaşma, İttihatçılara karşı duyulan infialde odaklaşmış; harp suçluluğu ve sorumluları, hararetle tartışılan bir konu olmuş, çeşitli yolsuzluklar gündeme getirilmiş; "Ermeni tehciri" soruşturularak incelenmişse de, suçlayıcı müşahhas delillerle, bir neticeye varılamamıştır. Yeni siyasî kuvveti oluşturan Hürriyet ve İtilaf Partisi, nihayet Damad Ferid Paşa'nın sadarete tayini ile (4 Mart 1919) iktidara sahip oldu. Öte yandan düşman işgaline uğrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu ve Rumeli'deki çeşitli bölgelerde, mahallî "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetleri kurulmasına girişildi. Ermenilerin, Kars'ı (19 Nisan 1919); İtalyanların, Antalya (29 Nisan 1919) ve Kuşadası'nı (13 Mayıs); Yunanlıların, Fethiye'yi (11 Nisan) işgallerini, Urfa, Antep ve Adana bölgesindeki Fransız ve İngiliz işgalleri izledi. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan işgaline uğraması ve Batı Anadolu'ya yönelik Yunan tecavüzü, büyük bir millî infialin uyanmasına yol açtı. Tarih içinden gelen münâferet, bu işgali, Anadolu'da doğacak olan millî helecan ve ayaklanmanın tahrik noktası yaptı. Yunan saldırısına cevaz veren müttefikler, böylece yeni Türkiye'nin kurulmasına yol açmış oldular.

 

Sarıkamış Harekâtı

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | SAVAŞ ve SEFERLER | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
Birinci Dünya Savaşında felâketle neticelenen askerî harekât.

Osmanlı Devleti harbe; 1878’den beri Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek, kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmak maksatlarıyla, başta Enver Paşa olmak üzere, iktidarda bulunan İttihatçılar tarafından sokuldu.

Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi. Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik, ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın, bu mevsimde harekât yapılamayacağı, taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık, onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.

Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:

“Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.

Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. Bu harekâtta Ruslar, 32 000 kayıp verdiler.

Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak, stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği, kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.

Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.

Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.

 

Çanakkale Savaşı (Çanakkale Zaferi)

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | SAVAŞ ve SEFERLER | Devamı | Yorum Ekle | İlgili Yazılar (0)
I. Dünya Savaşı'nda, Osmanlı Devleti'nin, Çanakkale Boğazı'nı geçmek isteyen İtilâf kuvvetleriyle yaptığı savaşlar (1915).

Bahriye Nazırı Churchill'in teklifleri ve İngiltere'nin ısrarıyla İtilâf devletlerince girişilen harekâtın amacı, Rusya ile doğrudan temasa geçmek, onlara silâh ve malzeme yardımı yapabilmekti. Bu yolla, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki Türk baskısı da kaldırılmış olacak; savaşa katılmak istemeyen Balkan devletleri, İtilâf devletleri yanında yer almağa zorlanacaktı.

Yapısı bakımından, savunmaya elverişli olan boğaz, Türkler tarafından mayınlanmıştı. Tabyalar, toprak ve taştandı. Zırhlı veya betondan tabya yoktu; ayrıca birçok sahte mevzi yapılmıştı. Savunma düzeni, dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere üçe ayrılmıştı. Bunların kumandası Miralay Cevdet Bey'de idi. Savaş ilânından birkaç gün sonra, 3 Kasım 1914'te İngilizler, Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915'te boğazın dış tabyaları tahrip edildi. Ayrıca, karaya çıkarılan askerler, tahrip işini tamamladılar. Bu harekâtta Türkler, 19 top kaybetti. Dış savunmanın düşmesi, bazı ülkelerde büyük yankılara yol açtı. Bulgaristan, çekingen bir durum aldı. İtalya, İtilâf devletlerine meyletti. Yunanlıların İstanbul'a girmelerini istemeyen Ruslar, 40 bin kişilik yardımcı bir kuvvet göndermeyi teklif etiler. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar, boğazları Ruslara vermeyi vaat ettiler. Bundan sonraki büyük taarruzun, Marmara Denizi'ne geçmek amacıyla, Fransız ve İngiliz savaş gemileri tarafından, 18 Mart 1915'te yapılması planlandı. Orta savunma tabyaları, sürekli olarak bombardıman edildi. Dış hatlara komandolar çıkarıldı. Boğazdaki mayın tarama ve temizleme işi başarıyla yürütüldü. Fakat 7-8 Mart gecesi, Yüzbaşı Hakkı Bey kumandasındaki Nusret mayın gemisi, karanlık limana, sezdirmeden tekrar mayın döşedi. İtilâf kuvvetlerinin 16 harp gemisi, 18 Mart 1915'te boğaza girerek, tabyaları ateşe tuttular. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışları ile İtilâf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekildi.

18 Mart hücumu, Çanakkale'nin, karadan yardım görmedikçe geçilemeyeceğini gösterdi. Bunun üzerine, İngiliz, Fransız ve Anzaklardan (Avustralya, Yeni Zelanda ordusu) kurulan 70 000 kişilik kuvvet, 25 Nisan 1915'te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde karaya çıkarıldı. Düşman kuvvetleri, 109 harp ve 308 nakliye gemisi ve özel çıkarma araçlarıyla denizden desteklenmekteydi. Bu çıkarmaya karşı savunma görevi, 5. Orduya verildi.

İlk çıkarmalar Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale'ye yapıldı. Bazı yerlerde başarı kazanan düşman, kesin sonuca gidemedi. Seddülbahir ve Arıburnu'nu almayı başaramadı. Binbaşı Mahmud Bey idaresindeki Türk kuvvetleri, düşmanın içi bölgelere sızmasını engelledi. İlk çıkarma günü, 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey (Atatürk), 17. Piyade Alayını, Conkbayırı'na vaktinde yetiştirerek, Kocaçimen tepesinin düşman eline geçmesini önledi. Düşman, 25 Nisan 1915 harekâtında, büyük kayba karşılık küçük bir köprübaşı elde edebildi, orada tutundu. Türk kuvvetleri, gecenin karanlığından faydalanarak düşmanı denize dökmek istediyse de, bu harekâtta yer alan Arap askerlerinin başarısızlığı ve çıkarttıkları gürültü, buna imkân vermedi. Öte yandan, 15 000 kişilik Anzak kuvveti de karaya çıkarılmıştı. Aynı günlerde düşman Saros Körfezi'ne, Beşike Limanı'na gösteriş çıkarmaları yaptı. Sonraki günlerde de Alçıtepe ve Arıburnu'nda Kocaçimen tepesini elde etmek için harekete geçti.  Fakat, 5. Ordu kuvvetleri, büyük kayıplara rağmen, düşmanı püskürttü. Bu arada yapılan Seddülbahir, Arıburnu ve deniz savaşları çok kanlı geçti. Düşman, Seddülbahir'e 26 Nisan günü, top ateşiyle hücuma başlamıştı. 1 Mayıs gecesi ve daha sonraki günlerde, 17 000 kişilik Türk kuvveti karşı saldırıya geçti. Fakat, bunda başarı kazanılamadı ve Türkler, 16 000 kayıp verdiler. İngilizlerin kaybı, 14 000 kişiydi.

Düşmanın ikinci hücumu, 6-8 Mayıs arasında, Alçıtepe'yi ele geçirmek oldu. Birkaç kere siperlere giren Fransızlar püskürtüldü. Sadece birinci hat siperleri, düşman elinde kaldı. 26 Nisan'da ve daha sonraki günlerde denizde savaşlar oldu. Türklerin Nurulbahir adlı gemisi battı. Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşılık, İtilâf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

14 Mayıs'ta İngiliz harp komitesi, savaşa devam kararı aldı ve İngiliz kabinesinde bazı vekiller değiştirildi. 18 Mayıs'a kadar nemli çarpışma olmadı. Haziran ayında, kanlı siper muharebeleri yapıldı. 4 Haziran'da 50 000 kişilik İngiliz ve Fransız ordusu, 25 000 kişilik Türk ordusu üzerine, top ateşi desteğinde taarruza geçti. Taarruzda zırhlı araçlar da kullanıldı. Bu hücum, Çanakkale'deki en kanlı muharebe oldu. Düşman, bazı Türk siperlerine girdi. 9 Temmuz'da Seddülbahir kumandanlığına Vehip Paşa getirildi. Biraz sonra Kerevizdere savaşları başladı. Çıkarmanın başlamasından 70. güne kadar Türk ordusu, 100 000 kayıp verdi. Her şeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı, yeni bir çıkarma yapmaya karar verdi. Amaç, Anafartalar platosunu ve Kocaçimen'i ele geçirmekti. Taze kuvvetler, Ağustos başında Suvla kıyılarına, baskın halinde çıkarma yaptılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal'in emriyle 28. ve 41. alaylar, 10 Ağustos'ta hücuma hazırlandı. Kumandanın kısa bir konuşmasından sonra, süngü hücumu başladı. Düşman, siperlerinde bastırıldı. Türkler, Şahinsırt'a kadar ilerledi. Savaş sırasında, Mustafa Kemal'in göğsüne bir şarapnel parçası çarptı. Düşman, Mustafa Kemal'in yönettiği bu harekâtla, ağır kayıplar vererek püskürtüldü.

1915 yılının sonbahar ayları, kanlı fakat sonuç alınamayan çarpışmalarla geçti. Türk başkumandanlığı, 1. Orduyu Gelibolu'ya yolladı. Böylece Türk ordusu, 21 tümene çıktı. Başlangıçta üç gün içinde Çanakkale Boğazını geçeceklerini sanarak giriştikleri savaşı bir an önce sonuçlandırmak isteyen İtilâf Devletleri, yeni kuvvetler sağlamağa çalıştılarsa da sonuç alamadılar. General Charles Monroe, Çanakkale'nin boşaltılması gereğini belirten bir rapor verdi. Bunun üzerine, 5 Aralık tarihinde iki İngiliz tümeni, Selânik'e gönderildi. Kasım ayında başlayan yağmur ve kar fırtınası, siperlerde birçok askerin boğulmasına sebep oldu. Bu felâkette düşmanın kaybı da çoktu.

Limanda birçok küçük gemi battı. Neticede çıkarma sahaları, düşman tarafından boşaltıldı. Gizlice yapılan boşaltma harekâtı sonucu, Ocak 1916'da Gelibolu yarımadası tamamen bırakılmış oldu. Bu arada bazı çarpışmalar da oldu.  Anafartalar ve Arıburnu çekilmesi sırasında dikkati dağıtmak için, düşman, 19 Aralık günü Seddülbahir bölgesine saldırdı. Buraya döşenmiş olan mayınlar, Türklerin düşmanı takibine imkân vermedi.

Çanakkale, I. Dünya Savaşında Türkiye'nin çarpıştığı on cepheden biriydi. Türk kara ordusu, savaş araç ve gereçleri bakımından çok zayıftı. Burada görev alan Türk deniz kuvvetleri, 1911-1912 İtalyan ve 1912-1913 Balkan savaşlarında yıpranmış durumdaydı. Savaş sırasında Türkiye, müttefiklerinden beklediği yardımı göremedi. Sadece Alman subayları, Türk subayları yanında görev aldılar. Avusturya'nın yardımı, iki bataryadan ibaret kaldı. Beklenen silah ve malzeme yardımı sağlansaydı, sonuç çok daha farklı olabilirdi.

Çanakkale savaşları, 8,5 ay sürdü. Türk ordusunun karşı koymasıyla, Çanakkale, Irak, Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuş oldu. Savaşlar, iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri, Çanakkale'ye önce 70 000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500 bin kişiye çıkarıldı. Bunun 400 000'i İngiliz, 79 000'i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı, 115 000'i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen, 90 000'i hasta olmak üzere 205 000 idi. Fransızların kaybı 47 000'di. Türklerde ise şehid, yaralı ve hasta sayısı, 252 300'ü buldu.

 


Balkan Savaşları

By turktarihi on Nisan 01, 2009 | SAVAŞ ve SEFERLER | Devamı | Yorumlar (2) | İlgili Yazılar (0)
Osmanlı Devletinin Balkanlar’daki dört devlete karşı yaptığı savaşlar.

Birinci Balkan Savaşı

1789 Fransız İhtilâlinin dünyaya yaydığı milliyetçilik akımı neticesinde, imparatorluklar dahilinde bulunan milletler, bağımsızlık için harekete geçmişler ve bazı devletlerin destek ve yardımları ile ayaklanmışlardı. Osmanlı tarihinde 19. yüzyıl, bu tür ayaklanmalar dönemidir. Balkan Yarımadasında çok çeşitli milletler yaşadığı için, milliyetçi ayaklanmalar, en fazla burada görüldü.

Balkanlarda çıkan ayaklanmaları, daha çok 17. yüzyılda gelişmeye başlayan ve en büyük gayesi, Baltık Denizine ve özellikle Akdeniz’e çıkmak olan Rusya kışkırtıyordu. Akdeniz’e inmek için önce Karadeniz’i, sonra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmesi gerekiyordu. İşte Rusya, bu gayeye ulaşmak için her yola başvurmaktan geri kalmamıştır. Bu yollardan biri de ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan prensliklerini alet olarak kullanıp, bu genç devletleri Osmanlı Devleti'nin varlığını sona erdirmeleri için kışkırtmaktı. Osmanlılar, Trablusgarp’ta savaşırlarken, Sırbistan’ın başkenti Belgrat’taki Rus elçisi harekete geçerek, Balkanlarda Osmanlı Devletinin elinde kalan son toprak parçalarının Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. Buna karşılık Sırbistan, Bulgaristan’ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini temin için Babıali ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından gafil olan zamanın İttihat ve Terakki hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsait teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik, İkinci Abdülhamid Han'ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı, çıkarılan ittihad-ı anasır kanunuyla halledildi. Bu durum ise, Bulgaristan ve Yunanistan’ın arasındaki ihtilafı çözdüğü için, şimdi her ikisi için de ortak düşman, Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede kısa bir müddet için önce Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ittifaka Karadağ ve Yunanistan da katıldı. Böylece Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu.

Bu sırada Türk ordusu subayları iki partiye ayrılmış durumdaydı. Hükümet ise, Rusların Balkanlarda savaşa müsaade etmeyeceği hususundaki yalan teminatına inanmıştı. Nitekim Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey, 15 Temmuz’da, Meclis-i Mebusan'da; “Balkanlardan imanım kadar eminim!” tarihi cümlesini ihtiva eden bir nutuk söyleyerek, harp ihtimalinin bulunmadığını iddia etmişti. Ayrıca Asım Beyin yerine gelen yeni Hariciye Nazırı Ermeni Gabriel Noradingiyan da Rusya’nın teminatının kesin olduğunu hükümete bildirmişti. Bu inandırıcı teminatlar neticesinde Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur asker terhis edilmişti.

Balkan devletleri ittifaktan sonra Osmanlı Devletine isteklerini bildirdiler. Bu ittifaktan haberi olmayan İttihatçılar, savaş için yüksek öğrenim talebesini kışkırtarak, Babıali önünde “Harb” diye bağırtmış ve hükümet aleyhinde nümayiş yaptırmışlardı. Harbin kolay geçeceğini zannediyorlardı. Halbuki müttefikler, Türkiye’ye karşı uygulayacakları savaşı ve taksim projelerini en ince teferruatına kadar tespit etmişlerdi.

8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği, Osmanlı Devletine savaş açtı. Onu 18 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, birkaç gün sonra da Yunanistan takip etti.

İkmal ve Levazım Teşkilatının bozulduğu Osmanlı ordusu, seferberliğini çok geç yapabildi. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 taburu, savaşın sonunda bile yeniden silah altına alamadı.

Bulgaristan’a karşı çıkacak kuvvetler 5 kolordu halinde, “Şark Ordusu” namıyla toplandı ve Birinci Ferik Abdullah Paşanın kumandasına verildi. Edirne mevkiindeki bağımsız kuvvetler Şükrü Paşa'nın emrindeydi. Yunanistan’a karşı, Selanik’te bir kolordu ve Yanya Kalesindeki kuvvetler bırakılmıştı. Karadağ’a karşı kuvvetler İşkodra Kalesinde toplanmıştı. Sırbistan’a karşı Makedonya’yı “Garb Ordusu” kumandanı müstakbel sadrazam Birinci Ferik Ali Rıza Paşa savunacaktı.

Savaşı idare kabiliyetinden mahrum Nazım Paşanın hiçbir hazırlığı olmayan orduyu, hemen Bulgarlara karşı taarruza geçirmesiyle hezimet başladı ve artık arkası alınamadı. Osmanlı orduları, Bulgarlara karşı bütün Trakya’yı bırakarak, Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldığı gibi, Sırbistan’a karşı Kumova'da yenilmişti. 6 Kasım’da Preveze’yi alan Yunanlılar, Veliahd Konstantin idaresindeki büyük kuvvetlerini Selanik üzerine gönderdiler. Selanik’i savunmakla görevli jandarma paşası Tahsin Paşa, tek silah atmadan, muazzam kolordusunu bütün silahları ile beraber Yunanlılara teslim etti. Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde ihtilas (devlet malını zimmetine geçirmesi) suçu tespit edilmiş olan Tahsin Paşa, o devirde menkub (rütbe ve haysiyetten düşmüş) olduğu gerekçesiyle, Selanik kolordusunun başına getirilmişti. Bütün Kuzey Arnavutluk da Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi.

Selanik’in düşmesinden 8 gün önce, artık “Hakan-ı sabık” diye anılan Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul’a getirilmişti. Sultan Abdülhamid Hanı Selanik’ten almaya, nazırlarından Vezir Damat Germiyanoğlu, Arif Hikmet ve Damat Çavdaroğlu Mehmed Şerif paşalar gitmişlerdi. Sultan Abdülhamid Han'ın, muhafızlarının yanında, ikisi de bilgin ve değerli eserler sahibi damatlarıyla konuşması meşhurdur. Gazete okuması yasak olduğu için, kulaktan aldığı bilgi dışında, siyasi durumu etraflı bir şekilde bilmeyen “Sabık Hakan”, dört Balkan devletinin ittifakına ve bu ittifakın haber alınmamasına hayret etmiştir. Makedonya’da kiliseler meselesinin İttihatçılar aracılığıyla ortadan kaldırıldığını öğrenince, Balkanların ittifakını bununla izah etmiş, fakat ittifakın öğrenilmesi karşısında elçilerin, ataşelerin ne iş yaptıklarını sormuştur. “Allah, bu hallere sebep olanları, Kahhar ismiyle kahretsin; devleti batırdılar!” diyerek büyük bir teessürle gemiye binmiştir.

Selanik’i ele geçiren Yunanlılar, daha sonra Ege adalarından Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler.

22 Ekim 1912 tarihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne’yi müdafaa eden Osmanlı birlikleri, İstanbul ile bağlantı kesik olduğu için silah, mühimmat noksanlığı ve açlık gibi sebeplerle teslim olmak zorunda kaldılar.

Üst üste gelen mağlubiyetler üzerine Osmanlı Devleti, Bulgaristan’a müracaat ederek ateşkes istedi. Böylece 3 Aralık 1912’de imza edilen ateşkes antlaşması (mütareke) ile silahlı çatışma durmuş oldu. Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti arasında antlaşma, 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalanmıştır. Bu barış antlaşması ile Osmanlı Devleti, Ege adalarının durumunun tayinini ve Arnavutluk’un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta, Girit’i hukuken Yunanistan’a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan devletlerine vermekte idi. Bu antlaşma ile kendisini kahramanca savunmasına rağmen yiyecek sıkıntısından düşman eline geçen Edirne de Bulgaristan sınırları içerisinde kalıyordu. Böylece Bulgaristan, Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları da alarak Ege Denizine ulaşıyordu.

2500 yıllık Türk tarihinin büyük felaketlerinden biri olan Balkan Savaşında Türkler, Anadolu’dan sonra ikinci anayurt haline gelmiş olan Rumeli’ni bıraktılar. Rumeli, 550 yıldır Türk yurduydu. Birçok bölgede Türkler, ezici ekseriyet halindeydiler.

93 Harbi'nde görülen göç ve göçmen felaketinin daha şiddetlisi, Balkan Harbinde cereyan etti. Yüz binlerce Türk, bütün varlıklarını bırakarak, eriye eriye, İstanbul’a eriştiler ve Anadolu’ya dağıldılar. Balkanların, bilhassa Bulgarların yaptıkları zulüm, tüyler ürpertici idi. Onbinlerce sivil Türk, kadın, ihtiyar, çocuk ve bebekler dahil olmak üzere, her türlü işkencelerle doğrandı.

İkinci Balkan Savaşı

Birinci Balkan Savaşında Osmanlı Devletinin ağır mağlubiyete uğrayıp Balkanlardan çekilmesi sonucunda, Balkanlarda siyasi bakımdan büyük bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Ganimetin paylaşılmasında anlaşamayan Balkan devletleri, birbirine düştüler.

Sırbistan askeri, hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra Konferansı'nda en büyük payı Bulgaristan’ın alması, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebebiyet vermişti. Bulgarların Ege kıyısına ulaşmış olmasını, Yunanlılar, sert tepki ile karşılamışlardı. Bu husus, Yunanistan ile Sırbistan’ı birbirine yaklaştırmış ve aralarında ittifak anlaşması akdine sebep olmuştu. Sırbistan ile Yunanistan’ın birbirlerine yaklaştıklarını gören Bulgaristan, bu iki devlete tam hazırlıklarını yapmadan önce 29-30 Haziran 1913’te saldırdı. Ancak Bulgar ordusu, Yunanlılar ve Sırplar tarafından Makedonya’dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan’dan pay almak isteyen Romenler de savaşa girdiler ve kısa zamanda Bulgar Dobruca’sını ele geçirdiler. Bulgar orduları, birkaç cephede savaşmak zorunda kaldığı için yenilmeye başladı.

Osmanlı Devleti de bu fırsatı kaçırmadı ve bütün özellikleri ile bir Türk şehri olan Edirne’yi geri aldı.

Bu yenilgiler üzerine Bulgarlar, bir yandan Romanya kralına başvurarak Balkan devletleriyle, bir yandan da Babıali’ye başvurarak Osmanlı Devletiyle barış yapmak istediler.

İkinci Balkan Savaşı sonunda, Bulgaristan’la diğer Balkan devletlerinin imzaladıkları 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması, Romanya ile Bulgaristan’ın yeni sınırını belirliyor, Tuna’nın güneyinde kalan önemli bir arazi parçasını, Güney-Dobruca dahil, Romanya’ya bırakıyordu.

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 tarihinde, imzalanan İstanbul Antlaşması ile Bulgaristan; Kırklareli, Dimetoka ve Edirne’yi, Osmanlı Devletine geri verdi. Antlaşmada Bulgaristan’da kalan Türklerin de durumu ele alınmakta, Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterileceği de belirtilmekteydi.

Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 tarihli, Atina Antlaşması ile, Girit, kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının ne olacağı da büyük devletlerce kararlaştırılacaktı. Büyük devletler ancak 1914 Şubatında Londra’da bu adalardan İmroz, Bozcaada ve Meis bir yana, diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde olanları da İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak bu karar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadan, Birinci Dünya Harbi çıktı. Sırbistan’la antlaşma ise 13 Mart 1914’te İstanbul’da imza edildi. Sırbistan’la Osmanlı Devletinin artık ortak sınırı olmadığından, sadece Sırbistan’da kalan Türklerin durumları düzenlenmiştir.

Böylece, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın 1909’da tahttan indirilmesinin üzerinden henüz dört yıl geçmeden, Osmanlı İmparatorluğu, Afrika ile ilgisini kesmiş, Balkanlarda ağır toprak kaybına uğramış, Bulgaristan’dan geri aldığı Edirne ile Doğu Trakya’da kalabilmiştir.

 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11  İleri»

Son Zamanlarda...

  • BLOĞUMA HOŞGELDİNİZ(Welcome)
  • TARİH SAHNESİNDE KALABİLMEK İÇİN..
  • TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN TEMELİ(Lozan antlaşması)
  • ANTEP HARBİNDE İŞBİRLİKÇİLER
  • 2 DÜNYA SAVAŞI (NEDENLERİ)
  • II. DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE
  • II.DÜNYA SAVAŞI (KRONOLOJİ)
  • ORHUN ABİDELERİ
  • KÜLTİGİN ANITI (Türk kültüründe Bozkurdun manası)
  • Oğuz Kağan'ın Türklük Duası

Kategoriler

  • 2 DÜNYA SAVAŞI [3]
  • SAVAŞ ve SEFERLER [44]
  • BEYLİKLER [27]
  • CUMHURİYET TARİHİ [5]
  • ATABEYLİKLER [4]
  • TÜRK TARİHİNE GENEL BAKIŞ [2]
  • TÜRKLÜK ABİDELERİ [3]
  • 1 DÜNYA SAVAŞI [1]
  • BÜYÜK TÜRK DEVLETLERİ [31]
  • HANLIKLAR [12]
  • DEVLETLER [20]
  • Genel [0]
  • ERMENİ KATLİAMLARİ [1]

Menü

  • Ana Sayfa
  • Arşiv
  • Albümler
  • Linkler
  • Yöneticiler İçin

Site İçi Arama

  • Subscribe to feedRSS 0.90
  • Subscribe to feedRSS 1.0
  • Subscribe to feedRSS 2.0
  • Subscribe to feedAtom
Copyright © 2008 RixLOG.COM Bütün hakları saklıdır.